<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228</id><updated>2012-02-16T12:27:10.784+02:00</updated><category term='türkiye'/><category term='politika'/><category term='mizah'/><category term='sosyoloji'/><title type='text'>Dr. Durmuş Bakar Yazıları...</title><subtitle type='html'>Geldim, durdum, baktım...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>27</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-4071567523961753343</id><published>2007-11-27T16:58:00.000+02:00</published><updated>2007-11-27T17:23:28.087+02:00</updated><title type='text'>Asteriks üzerine: ‘Bu akademisyenler kafayı yemiş!’</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://bp3.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/R0w1ioTPKJI/AAAAAAAAAB0/nXlE5OdmRXE/s1600-h/Asterix1.png"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp3.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/R0w1ioTPKJI/AAAAAAAAAB0/nXlE5OdmRXE/s200/Asterix1.png" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5137540143972821138" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;Yeni bir Asteriks filmi gösterime girecekmiş... Oradan aklımıza geldi, şöyle bir yazı da vardı:&lt;/span&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Red Kit, Washington’daki “büyük beyaz şef”in elçiliğini sık sık üstlenen, “beyaz” yayılmacılığının önündeki “kızılderili” engelini aşmakta “gölgesinden bile hızlı çektiği” silahına başvurulan bir posta muhafızıydı. 1968’in yaklaşan fırtınasında doğan Asteriks ise, yayılmacılığa karşı direnişin, Üçüncü Dünya’nın anti-emperyalist kalkışmasının sembolü oldu.&lt;br /&gt;Görkemli Roma ordusunu, Yüce Sezar’ı çılgına çeviren küçücük bir köy ve bu köyün balıkçı, demirci, taşçı, avcı, paylaşmacı, neşeli, âsi, cahil, kaba, hırçın, dobra, sade insanları. (Sanatçı diyemedik, çünkü köyün ozanı Kakofoniks, her anlamda felakettir!) Düzenli, uygun adım talimli, strateji planlı, üniforma giymiş de yürüyen disiplin timsali orduya karşı, “haydi yallahçı güruh”un kavgasıdır bu biraz da. Debdebenin ve ihtirasın, paranın ve statünün dünyasına karşı, komünal yaşamın dünyası. Kaybetmek istemedikleri, köy/ülkelerinin yanı sıra, daha doğrusu, köy/ülkelerinin ta kendisi olarak, bu yaşamdır. Galya’nın tek bağımsız köyünün sakinleri, meselenin tahta çitle çevrilmiş bir toprak parçasından ibaret olmadığının bilincindedirler ve bunu sık sık dile getirirler... Goscinny’nin büyük oğlu, her macera bitiminde, bir yalnızlık şarkısı mırıldanarak, tek başına batan güne doğru ilerlerken, küçük oğlu, bütün köyün neşeyle toplandığı, meydana kurulan şölen sofrasında oturuyor. O sofrada gizlidir işte işin sırrı... &lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Uzmanlık alanları klasik filoloji, eskiçağ tarihi, arkeoloji olan bir düzine akademisyen, oturmuş, Asteriks üzerine makaleler kaleme almış. Ve bu makaleler, “Asteriks ve Roma Dünyası” adıyla kitaplaştırılmış. Başlığa bakıp da, alanlarındaki birikimlerini bir çizgi romanı “derinlemesine okumakta” kullanmaya ve kullandırmaya girişmelerinden dolayı onları böyle nitelendirdiğimizi sanmayın. Bilen bilir, Asteriks dilinde “kafayı yemek”, bizim gündelik argomuzdakinden çok daha ötelerde bir şeyi imler. Gene de, bizim bu nitelememizin gerekçesi, her iki durumdan da çok farklı. Tutatis yazının sonuna kadar gökleri başımıza yıkmazsa, öğreneceksiniz. Siz beklerken biz kitaba dönelim.&lt;br /&gt;Editör Kai Brodersen, Mannheim Üniversitesi’nden eskiçağ tarihçisi. Akademisyenlerin çoğunun, özellikle Antik Yunan, Roma tarihi ile ilgilenenlerin, Asteriks çizgi romanını okuduklarını, ama bunu itirafa cesaret edemediklerini düşünüyor Brodersen. Oysa, yapılan çalışmalarla, bu çizgi romanın ana kahramanlarından Oburiks’in sık sık işaretparmağını şakağına vurarak sarfettiği söz arasındaki paralellik çok açık: “Bu Romalılar kafayı yemiş!”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;ASTERİKS, “ALT TARAFI ÇİZGİ ROMAN” MIDIR?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;(Oburiks adı, vaktiyle Asteriks okuyup da şimdi ilgilenmeyenlerce yadırganabilir. Asıl adı Obeliks olan bu kahraman, Türkçede uzun zaman Hopdediks olarak anıldı. Sadece onun değil, diğer kahramanların adı da, özellikle Halit Kıvanç’ın güzelim çevirisinden nasiplenmiş, “yerlileşmiş”ti. Bergama köylülerinin direnişinden bir enstantaneyi hatırlayın: Altında mavi çizgili pijama olan, üstü çıplak, göbeğinin hatırı sayılır köylü, gazetelerin başsayfalarına “Bergamalı Hopdediks” olarak geçmişti!  Ve bu çizgi romanın ülkemizde de kök saldığının göstergesi olsa gerek, manşetleri gören herkes gülümsemiş, kimse, “Kim bu Hopdediks?” dememişti... Neyse, gerek kitabın çevirisine temel alınan, gerek şu an piyasada tek olan Remzi Kitabevi baskılarında, Obeliks/Hopdediks, Oburiks oldu. Yabancı değil yani! Uzattık nasılsa, kaptırıp koyverelim az daha uzatalım. Bu kahramanların isimleri, “sk” bitimlerinin “ks” bitimlerine dönüşmesiyle üremiş. Ufacık bir şey olan “Asteriks”, şu dipnotların minik yıldız işareti “Asterisk”ten; sırtında sürekli bir yontma kaya taşıyan “Obeliks” de, tam da o yontulmuş kaya, dikilitaş anlamındaki “Obelisk”ten geliyor, falan filan...)&lt;br /&gt;René Goscinny’nin yazdığı, Albert Uderzo’nun çizdiği (Uderzo, Goscinny’den sonra metinleri de üstlendi ama, kitaplarda hep ikilinin imzası yer aldı) “Galyalı Asteriks’in Maceraları”, yalnızca olayların geçtiği MÖ 50 yıllarının ve kahramanlarımızın yaşadığı coğrafyanın tarihinin olabildiğince titizlikle işlenmesiyle değil, giderek, anlatılan hikâyelerin araştırmacılara ışık tutabilmesi yönünden de, “alt tarafı çizgi roman” denilip geçilemeyecek nitelikte. Örneğin, 1972’de yayımlanan “Asteriks Olimpiyatlarda” macerasının, Olympia ören yerindeki kazı heyetinden bir kişinin verebileceği bilgiler içerdiği, Würzburg’lu arkeolog Profesör Ulrich Sinn’in dikkatini çekmiş. “Asteriks ve Olympia Kenti” başlıklı makalesinde, kazı yerindeki bulgular ve edinilen bilgilerle, maceradaki çizim ve anlatım arasındaki tutarsızlıklara değindikten sonra, gene de bir noktaya takılmadan edemiyor: “Hipodromun girişi yakınlarındaki bir binanın varlığını Uderzo nasıl öğrenmişti? Burada böyle bir binanın bulunduğu, sadece antikçağa ait bir belgede kayıtlıydı. Kazılarda bu binaya dair hiçbir ize rastlanmamıştı. Bu nedenle de, mimarı Agnaptos’un adını taşıyan bu yapı, hiçbir plan ve makette gösterilmemiş ve Zeus tapınağı hakkında bilinenlerin tanıtımlarında da yer almamıştı.”&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;OBURİKS, ROMA’YA TESLİM Mİ OLDU?&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Buradan, başlığa ilişkin bir ipucu elde edebiliriz aslında. Çünkü, bu soruyu sorduktan, çizgi romanın yaratıcısına casusluk yapan bir arkeologdan kuşkulandığını dile getirdikten sonra, Sinn şöyle diyor: “Herhalde resimdeki bir boşluğun doldurulması gerekmiş, çizer de buraya böyle bir bina yerleştirmişti.” İşte bu olasılık, çok önemli. Buna bir im koyalım, birazdan kullanacağız...&lt;br /&gt;Akademisyenlerin, kendi dalları açısından bir çizgi romanı büyüteç altına almaları, son derece keyif verici bir şey. Konu Asteriks olunca, kurgu ve gerçek öylesine iç içe geçiyor ki, gerçeğin mi kurgulandığının yoksa kurgunun mu gerçeğin yerini aldığının, hangisinin nerede geçerli olduğunun algılanması da, tam anlamıyla uzmanlık sorusuna dönüşüyor. Bu ayrıştırılamazlık, dönüp akademisyenleri de vurmuyor değil hani. Kitapta yer alan makalelerde -anlatılanların odağında bir çizgi roman olduğu düşünülürse- “mahsuscuktan” aktarılan şeyler de var mı diye kuşkuya düşmeden edemiyor insan. Yani, MS 3. yüzyılda ganimet eşyası olarak Pfalz yöresine getirilip, 1700 yıl sonra gün ışığına çıkan adak levhalarından, Hagenbach’ta bulunan levhalardan birinde, gerçekten “Domino Marti Andossus Obbelexxi filius votum solvit libens merito” yazmakta mıdır ve bu “Efendimiz Mars’a, Andossus, Obelix’in oğlu, söz verdiği üzere adağını, hak ettiği için seve seve yerine getirmiştir” demek midir? Brodersen’in bu adak levhasından kalkarak vardığı çıkarımlar, geçerli midir? Oburiks’in, babasının güldüğü Latince’yi gayet iyi bilen oğlu, Kelt tanrılarından birine değil, Romalıların savaş tanrısı Mars’a adakta bulundu! Öyleyse? O küçük Galya köyü de Romalılara direnemedi, kendi küçük dünyasında kalamadı, yenildi ve bizzat Oburiks, Roma devletinin ortasında aile kurdu...&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;KURGUNUN GERÇEĞİ DEĞİŞTİRME GÜCÜ&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Evet, başlığa geçme vakti geldi. Kurgu nerede gerçek nerede tartışmasının bittiği noktadayız. Bir hayalî kahramana buluntularla can verip, akıbeti hakkında çıkarım sunmak ne kadar meşru ise, akademik bakışın “tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi”nden dem vuran soğuk yüzüne takılıp kalmamak da o kadar meşrudur.&lt;br /&gt;Aralarında Sezar’ın “Galya Savaşı” yapıtının da bulunduğu zengin bir kaynakça, Asteriks maceralarının geçtiği yerlere, Sezar’dan Kleopatra’ya hikâye karakterlerine, dinden hitabet sanatına, korsanlardan kâhinlere kadar bir sosyal yaşama ilişkin akademik bilgi ve yorum, kuşkusuz bu kitabı okuduktan sonra, bu çizgi romana daha farklı bir gözle bakmamızı sağlayacak. En azından, eskiçağ tarihinin özel bir alanında bilgilenmiş olacağız. Ama, iki macerada Kleoparta’nın burnunun farklı çizildiğine gösterilen dikkat ve “aslında nasıl bir kadındı”yı açıklamaya gösterilen özen, akademisyenleri, yukarıda bahsettiğimiz olasılık değerlendirmesinde yanılmaktan kurtaramıyor. Yazarı ve çizeri, aslında tarihsel gerçeklikle örtüşmeyi umursamadan çizgi romanı hazırlamış, bazı denk düşmeler yazılıp çizilene böyle bir nitelik atfettirmiş olsa, ne değişirdi ki? Yani, gerçekten karede bir boşluk kaldı diye oraya bir bina oturtulsa ve bu bilinmeyen bir gerçeği ortaya çıkarsa, ne değişirdi ki? &lt;br /&gt;Asteriks maceralarının anlattıkları, eskiçağın resmedilmesinin ötesindedir. Nitekim, kitaptaki makalelerin yazarları da, bugüne ilişkin bir mesaj göndermeden edemeyerek bunun farkında olduklarını gösteriyorlar. Goscinny ve Uderzo neyi amaçlamış olursa olsun; ister bir uzman arkeolog, ister Brodersen’in “Centurion nedir?” diye Roma tarihinin üst düzey sınav sorusunu soran ilkokuldaki oğlu, her okur, elindeki metin ve çizgiyle baş başadır. Ne okuduğu, ona bağlı olarak değişkenlik gösterecektir. Ortak payda, gülmek olabilir, kabul; ama Asteriks’i bu kadar sevdiren, ne eskiçağı canlandırmadaki araştırmacılık, ne de müthiş çizgilerle desteklenen esprilerdir kanımızca.  Galya’nın bu küçücük boylu, sarı posbıyıklı, kaskı kanatlı, kılıcı hep kınında köylüsü, muazzam bir direnişin liderlerinden biri olarak karşımızda durmaktadır.&lt;br /&gt;Varsın akademisyenler, “yenildiler, sihirli şerbetleri yoktu, koca bir dünyanın ortasında küçük bir köy olarak kendi kabuklarında yaşayamazlardı” türünden “gerçekler”e köprü atmaya çalışsınlar, umurumuzda değiL.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;68’İ ÖNCELEYEN BİR KAHRAMAN&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Morris’in çizgileriyle canlanan “Lucky Luke (Red Kit)” metinlerini de kaleme alan Goscinny, bu iki kahramana da, yaratılış döneminin izlerini aktarmış olsa gerek. 1950’lerin dünyasına doğan Red Kit, Washington’daki “büyük beyaz şef”in elçiliğini sık sık üstlenen, “beyaz” yayılmacılığının önündeki “kızılderili” engelini aşmakta “gölgesinden bile hızlı çektiği” silahına başvurulan bir posta muhafızıydı. 1968’in yaklaşan fırtınasında doğan Asteriks ise, yayılmacılığa karşı direnişin, Üçüncü Dünya’nın anti-emperyalist kalkışmasının sembolü oldu.&lt;br /&gt;Görkemli Roma ordusunu, Yüce Sezar’ı çılgına çeviren küçücük bir köy ve bu köyün balıkçı, demirci, taşçı, avcı, paylaşmacı, neşeli, âsi, cahil, kaba, hırçın, dobra, sade insanları. (Sanatçı diyemedik, çünkü köyün ozanı Kakofoniks, her anlamda felakettir!) Düzenli, uygun adım talimli, strateji planlı, üniforma giymiş de yürüyen disiplin timsali orduya karşı, “haydi yallahçı güruh”un kavgasıdır bu biraz da. Debdebenin ve ihtirasın, paranın ve statünün dünyasına karşı, komünal yaşamın dünyası. Kaybetmek istemedikleri, köy/ülkelerinin yanı sıra, daha doğrusu, köy/ülkelerinin ta kendisi olarak, bu yaşamdır. Galya’nın tek bağımsız köyünün sakinleri, meselenin tahta çitle çevrilmiş bir toprak parçasından ibaret olmadığının bilincindedirler ve bunu sık sık dile getirirler.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;PARANIN GEÇMEDİĞİ BİR DÜNYA&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Asteriks’in köyünde, ihtiyaçlar üzerinden takas yapılır, para görülmez. Nedense akademisyenlerin değinmedikleri (alanları açısından pek bir öğe taşımadığından olsa gerek) “Oburiks ve Şirketi” macerası, bu konuyu işler. Roma Senatosu, Sezar başkanlığında, kendilerini bütün dünyaya küçük düşüren bu köyü nasıl hizaya getirebileceklerini tartışırken, iktisat eğitimli Caius Birtuhafus, onaylanan önerisini sunar: İçlerine altın ve kazanç tutkusunu sokalım! Yozlaştırarak çökertelim! Söylemeye gerek var mı, Birtuhafus’un planı, Roma’nın iflasına varır maceranın sonunda. Benzer bir hikâye de “Tanrılar Sitesi”dir. Galya köyünün yakınlarında, Roma’nın seçkinleri için yaptırılan lüks sitenin alışveriş merkezi hizmete giremediğinden, yerleşmeye gelenler köyün çarşısını kullanmaya başlarlar. Oburiks, sürekli sırtında taşıdığı, ne işe yarayacağı, neden yontulduğu asla bilinemeyen taşlarından birini almak isteyip de fiyatını soran Romalı’yı  yanıtlar: “İki yabandomuzu!” Romalı’nın karısı, köyü biraz daha tanımıştır: “Balık olarak ne eder?” Sonraki karede Oburiks işaretparmağını şakağına vurmaktadır elbet: “Bu Romalılar tamamiyle kafayı...” Unutmadan ekleyelim, sitenin yapımı için ormanlık alanın talan edilmesi (yani edilmeye çalışılması), Oburiks’in köpeği İdefiks’i yakından tanımamıza vesile olur. İdefiks, zarara uğramış bir ağaç görse fenalık geçiren, çevreci bir köpektir.&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;YALNIZLIK ŞARKISI MI, DOSTLAR SOFRASI MI...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Bu köyün insanları, Lutesya (Paris) tipi yaşamı, modayı, ti’ye alırlar. Bir “Romeo ve Juliet” uyarlaması olan “Büyük Hendek”te, “Lejyoner”de, aşkın en güzel örneklerini sunarlar. Yabandomuzu avlar, Romalı döver, genellikle Demirci Tamotomatiks’le Balıkçı Palamutiks arasında başlayan ve bir bayat balığın havalanıp bir surata çarpmasıyla alevlenen atışmalarda cümbür cemaat kavga eder, yaşayıp giderler. Çıktıkları yolculuklar, egemenlere karşı mücadele eden halkları desteklemek amaçlıdır. (“Şehrazad” macerasının sonundaki, Şef Toptoriks’in asla kimsenin dinlediği nutuklarının birinden alıntı: “Kadehimi bizim harika savaşçılarımız için kaldırıyorum. Uzak ülkelere giderek, orada yabancısı olduğumuz halklara destek veren çocuklarımıza...”)&lt;br /&gt;40 yıla yaklaşan süredir yayımlanan Asteriks, öyle pek yayın periyodu gözetmez. Sanki, ihtiyaç olduğu zaman çıkıp bir-iki söz söyler gibidir. Öyle ki, yayımlanan macera sayısı, neredeyse yılda bir ortalamasına denk düşer. Ve her maceranın yayın yılına baktığınızda, dünya üzerinde tartışma gündemine gelmiş bir konuya bir yerinden değindiğini görürsünüz. Perspektif hep aynıdır: Dayatılana isyan... (İsyan deyince, bir macerada Spartaküs’le birlikte savaşırlar. Atlantis’e, düş ülkeye giderler ve Spartaküs ebediyen çocuk olarak yaşamak üzere orada kalır. Bu da, isterse bizim kuruntumuz olsun, çarpıcı bir göndermedir. Şey, Spartaküs, Kirk Douglas yüzüyle çizilmiştir ama, neyse…)&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;DÜŞÜN GERÇEĞİ, GERÇEĞİN YANILGISI &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Akademisyenler, Romalılar’ı “Ave Sezar! Sevgili işgalcilerimiz hoş gelmişler!” diye karşılayan Egesus Seramiks’e karşı Toptoriks’in; işgalci Roma ordusuna karşı Britanyalılar’ın kazanmasında sihirli şerbetin değil, satın alınamayan değerlerin rol oynadığını görebilselerdi keşke. O zaman, “böyle bir şurup yoktu, o yüzden yenilmeye mahkûmdular” gibisinden, “katı bilimci”nin “gerçeklerin yanıltıcılığı”na düşmesinden kurtulabilirlerdi. (Yeri gelmişken: Remzi Kitabevi çevirmenleri, bu sihirli karışıma, “sihirli/büyülü iksir” deyip duruyorlar. İksir, zaten sihirlilik anlatır. Fransızca aslını bilemiyorum, ama, İngilizcede “magic potion/sihirli şerbet” olarak geçen bu Büyüfiks imali mayiye, Kıvanç zamanında “devegücütazıhızı şerbeti” denilmişti. Hiç değilse Türkçe açısından doğruydu!)&lt;br /&gt;Asteriks, bağımsızlığa tutkun insanların elinde bayrak olmayı, Galya tarihi ne derse desin, sürdürecek. Goscinny’nin büyük oğlu, her macera bitiminde, bir yalnızlık şarkısı mırıldanarak, tek başına batan güne doğru ilerlerken, küçük oğlu, bütün köyün neşeyle toplandığı, meydana kurulan şölen sofrasında oturuyor. O sofrada gizlidir işte işin sırrı... Bu sırra varamayan akademisyenlere, “kafayı yemişler” demeyeceksiniz de, ne diyeceksiniz?&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-4071567523961753343?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/4071567523961753343/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=4071567523961753343' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/4071567523961753343'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/4071567523961753343'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/11/asteriks-zerine-bu-akademisyenler-kafay.html' title='Asteriks üzerine: ‘Bu akademisyenler kafayı yemiş!’'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp3.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/R0w1ioTPKJI/AAAAAAAAAB0/nXlE5OdmRXE/s72-c/Asterix1.png' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-7970776596500085890</id><published>2007-11-06T03:40:00.000+02:00</published><updated>2007-11-06T03:47:34.932+02:00</updated><title type='text'>Bindikleri gibi inerler!</title><content type='html'>&lt;br&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Yayınlayıcıların Notu: &lt;/b&gt;Bu da taa 2003'te yazılmış... Bugün için bir anlamı yok ama, hani külliyat tamamlama babında, yayınlıyoruz. Kılı kıpırdarsa yenilerini de göreceğiz... Buyurun:&lt;/i&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;&lt;a href="http://bp1.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/Ry_G6JZ8YPI/AAAAAAAAABc/BvjY8IVXrTY/s1600-h/152001846.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp1.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/Ry_G6JZ8YPI/AAAAAAAAABc/BvjY8IVXrTY/s200/152001846.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5129537202857730290" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bazen böyle olur işte. Hepi topu on saniye içinde başlayıp biten bir olay, ömür boyu kullanılabilecek dersler manzumesi içerir. Siyasetin bütün unsurları, sosyoloji ve felsefenin eşliğinde, on saniye içinde önünüzden geçer film şeridi gibi…&lt;br /&gt;Bayrampaşa Şehir Parkı’nın açılış töreninde, Tayyip Erdoğan, ata bindi. Haberin ilk cümlesi böyle olmalı; langadank “attan düştü” derseniz, olayın bazı boyutlarını ıskalamış olursunuz.&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;Bir kere, nasıl bindi, değil mi? Ne diyor Başbakan? “Arkadaşların ısrarıyla ata bindik. Sonra malum olay gerçekleşti.” Doğru söylüyor. Ben de gördüm, bir yığın zevat, önce adamın ceketini çıkarttırdılar, sırtını sıvazladılar, en iyi binici adayı sensin diye havaya soktular, onun “yahu bu huysuzlanıyor” diyerek cayma girişimlerini, itirazlarını dinlemediler. Başbakan ata binmek üzere hazırlanırken, at da, dizginleri çekiştirilerek, eyeri ayarlanarak onun binmesine hazır hale getiriliyordu. Kâh itaat etmesi için sertçe sıkılıyordu gemler, kâh uysallaştırmak için burnu okşanıyordu. Sonra, tamamdır, kuzu gibi oldu, binebilirsin dediler Başbakan’a. Hatta, hoppacık yapıp kaldırıp koydular atın sırtına. Ayacıklarını üzengilere yerleştirdiler. İşte biniş süreci buydu. Ata da kendisine de dayatıldı yani…&lt;br /&gt;Ama atın adına bakar mısınız: Cihan! Koskoca Cihan bu, her şeyi başkalarının yönettiği bir operasyonla, sırtına oturtulan bir yükü jokeyi beller de, onun kumandasında tırıs gider mi hiç… Salladı, attı yere işte. Binmesiyle düşmesi bir oldu Başbakan’ın…&lt;br /&gt;Sonrası çok daha sinematografikti. Erdoğan yerde yuvarlanırken, at, kafasını sallayarak şöyle bir etrafa bakındı. Hani, amiyane tabirle, çevresindeki kalabalığı bir kesti. Resmen meydan okudu, sırtına bir adam bindireceğiz diye uğraşanlara. Şöyle der gibiydi: “Ben bu jokey bozuntusu nezdinde, sizi sırtımdan attım.” Hemen üstüne üşüştüler tabii, dizginlerini ele almak istediler. Yaklaştırmadı yanına, yelelerini saça saça, çiftesini göstere göstere uzaklaştı…&lt;br /&gt;Halkın bu görüntüleri tekrar tekrar izlemesinde yarar var. Cihan, hiç sırtına bindirilenin kendiliğinden inmesini beklemedi; inene kadar sineye çekip mahmuzlarına, pardon, topuklarına da uymadı; dizginlerini vermedi. Kestirmeden halletti işi: Küüt! Böyle binen, böyle iner…&lt;br /&gt;Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun, “Başbakanımız attan düşmez; iner. Daha sonra, indiği ata tekrar biner” demiş olaydan sonra. Nasreddin Hoca hesabı. Attan düşünce, “zaten inecektim” demiş ya… Düşmedi, indi yaklaşımı, fıkranın konusu olabilir de, cümlesinin ikinci bölümüne ne demeli? De hadi, binse ya bir daha! Evet, inseydi binebilirdi; tepetaklak gidince, o biraz zor ama… TBMM Başkanı Bülent Arınç, teselli için söylenen “her jokey düşer” sözüne içerlemiş: “Başbakan jokey değil ki!” Tamam işte, at da onu söylüyor, kızacak ne var. Abdullah Gül, aradaki çatlağı sezdirmiş: “Riske etmemesi gerekirdi. Yapmamalıydı.” Dışişleri Bakanı, Başbakan’ın mabadındaki acıyı kendi içinde hissetmiş olsa gerek. Bakalım, onu atın sırtına oturtmak istediklerinde, bu sahneyi hatırlayacak mı… İbretlik seyir olsa gerek onun için.&lt;br /&gt;Televizyonlar, jokeyleri konuk ettiler, haberi verirken. Hepsi, Erdoğan’ı ata bindirenleri eleştirdi. Önceden iyice yorulmalıymış at. Birinin sırtına binmesine alıştırılmalıymış. Sessiz, sakin bir ortam yaratılmalıymış. Enerjisi boşaltılmalıymış. Bunlar yapılabilmiş olsa, sonuç da bu olmazmış. Erdoğan bunu ne bilsinmiş, ama, orada atın eğiticileri varmış, onlar bu hatayı yapmamalıymış. Jokey değil, Pentagon’un stratejisti sanki adamlar…&lt;br /&gt;Arapatı Derneği Genel Sekreteri, ne desin adamcağız, “Başbakan eski sporcu olduğu için atletik yapısıyla daha kötü şeyler olmasından kurtuldu” filan diye gevelemiş. Ne atletikti ama gerçekten! Ağır çekim çuval gibi düşmedi de, perendeler atarak ayağa kalktı sanırsınız ha…&lt;br /&gt;Ayağa kaktı deyince… Başbakan, önemli olan düşmek değil, sonrasında kalkmak demiş. Başına geleni, hayat dersi olarak nitelendirmiş. “Hayatı daha bir tanıdık!” Aldığı dersi şiddetle merak ediyoruz, bakalım zaman ne gösterecek…&lt;br /&gt;Olayın öncesinde, Erdoğan aynı parkta mini golf de oynamış. Dokuz atışın hepsi isabetsiz. Bakın bu da bir sinyal, anlayana.&lt;br /&gt;Ayyy, fotoğrafta atın sağ arka ayağı da... amaannn, evlerden uzak...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-7970776596500085890?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/7970776596500085890/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=7970776596500085890' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/7970776596500085890'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/7970776596500085890'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/11/bindikleri-gibi-inerler.html' title='Bindikleri gibi inerler!'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp1.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/Ry_G6JZ8YPI/AAAAAAAAABc/BvjY8IVXrTY/s72-c/152001846.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-3273702678270179586</id><published>2007-10-22T07:10:00.000+03:00</published><updated>2007-10-22T07:54:19.932+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Star sistemine “deli” itirazı: Recep Bülbülses</title><content type='html'>&lt;br&gt;&lt;i&gt;&lt;b&gt;Yayınlayıcıların Notu: &lt;/b&gt;Yine “fi tarihli” bir yazısına rastladık Durmuş Bakar’ın... “Blog” açısından yeni sayılır diye, yayınlıyoruz. Böyle yani... Aha yazı:&lt;/i&gt;&lt;br&gt;&lt;br&gt;Haberi izleyemedim, sadece anonslarını gördüm. Recep Bülbülses bir inşaatın tepesinde, aşağıda meraklılar ve polis, bir de “Kuşum” Aydın... Anons, “Aydın, Bülbülses’i intihardan nasıl vazgeçirdi” filan gibi bir şeydi. İki “zap” arası gözüme takılıp geçiveren, “az sonra” ayrıntıyı öğrenme davetine kulak asmadığım bu sahne, hayal meyal anımsadığım bir bant-karikatürü çağrıştırdı sadece o an için.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br&gt;Yine bir adam inşaatın tepesinde, intihara kesin kararlı. “Hayatım boyunca kimse beni ciddiye almadı. Hep alay ettiler benimle, eğlendiler” diyerek gözyaşları içinde kendini boşluğa bırakan adam, itfaiyecilerin gerdiği brandaya düşüyordu. Eh, gergin brandaya düşen bir kütle, hafif yaylanır tabii. İtfaiyeciler, meraklılar, basıyordu kahkahayı: “Nasıl zıpladı ama!” İntihar, sebebiyle sonuçlanıyordu!&lt;br /&gt;Bülbülses’in trajedisi de aynıydı. Şöhret olamadığı için giriştiği intihar eyleminde, başrolü yine Aydın’a kaptırmıştı. “Aydın, nasıl kurtardı!” Bıraktığı bütün iz buydu “haber”in ve bu kadarı bile çoktu aslında...&lt;br /&gt;Ama, insan beyninin cilvelerinden biri olsa gerek, ertesi gün bir dolmuşa bindiğimde, geçip giden bahse konu karelerden, üzerinde durmadığım, belki de fark etmediğim bir ayrıntı, belleğimde sindiği yerden fırlayıverdi. O kargaşa içinde, Bülbülses’in söylediği bir şeydi bu... Aydın’a, “Ben senden daha...” iyiyim mi, ünlüyüm mü, starım mı ne demişti. İşte bu flu ayrıntıdır, bu satırları yazdıran...&lt;br /&gt;Recep Bülbülses’i, uzun zaman önce tanımıştım. Mecburen. Taksim-Bostancı dolmuşunda yanıma oturmuş, yol boyu Türk Sanat Müziği konseri vermişti, oflayıp puflayan yolculara ve şoföre aldırmadan. Hem yanında oturduğum, hem oflamadığım için olsa gerek, “Ben Recep Bülbülses’im. Şarkıcı, film oyuncusu. Yakında kasetim çıkacak, piyasayı kasıp kavuracağım. O zaman gel beni bul, ‘Ben dolmuştaki gencim’ de” demişti inerken.&lt;br /&gt;Yakında kasetim çıkacak... Hiç değişmeyen, zaman kipi hep “yakın gelecek” bir cümle kalıbı oldu bu Bülbülses için. “Bugsy Malone” filmindeki, şarkı söylemek isteyen siyah çocuk gibi. Sahneye hep “yarın” çıkacağı söylenen çocuk gibi. Her yarın bugün olduğunda, yerleri paspaslayıp “yarın”ı bekleyen çocuk gibi. Onun şarkısı, “Yarın... Hiç açık olmayan oyun bahçesi”ydi. Bülbülses’inki, “Yakında kasetim çıkacak”...&lt;br /&gt;Sonra onu, herkesin deli gözüyle bakmasına yol açan; şöhret olmak, sesini dinletmek için olmadık şeyler yaparken gördüm. Kâh konserde Ajda Pekkan’ın dizlerine kapanırken; kâh İstiklal’de çıplak dolaşırken; kâh eşcinsellerle ilgili polis eyleminde; kâh “Duvar” filminin galasında; kâh İbrahim Tatlıses’in televizyon şovunda... Deprem sonrası, Adapazarı sokaklarında, çıkacak kasetini kimlerin alacağına ilişkin bir referandum bile düzenlemiş, canını zor kurtarmıştı... Kameranın, insanların, mikrofonun olduğu her yerde, hançeresini yırtıyordu. Olmadık hikâyeler uydurarak medyanın gündemine girmeye çabalıyordu. En hafifi “malum manyağa” gülüp geçilmesi olan tepkilerdi elde edebildiği... Dayaktı, hakaretti, aşağılamaydı...&lt;br /&gt;“Çeşit çeşit garabe”nin fink attığı İstanbul sokaklarında, “işte o da öyle” bir figür olarak gezdi durdu... Birkaç magazin haberine malzeme olabildi, eyvallah...&lt;br /&gt;Recep Bülbülses, şöhretin, paranın ne kadar ucuz yollarla elde edilebildiğinin gözlere sokulduğu bir “piyasa”dan payını almak istiyordu, hepsi bu. O renkli, şatafatlı dünyanın bir ferdi olmak... Olanca kadarıyla aklı, sistem tarafından özendirildiği şeylere, yine sistem tarafından neden ulaştırılmadığına ermiyordu bir türlü. Neden o değil de, başkaları nasipleniyordu hep? Bunun yanıtını, “fark edilmemişlik” olarak veriyordu besbelli ve bu eksiğini gidermek için, her yola başvuruyordu. Eşik buydu, ona göre. Geçebilse, tamamdı...&lt;br /&gt;Geçti de. Fark edildi. Ama, yukarıda sıralanan nitelemelerle. Kimse sesiyle ilgilenmedi. Kimse, jeneriğinde “bar müşterisi” rolüyle adının geçtiği filmlerdeki “oyunculuk yeteneği”ni göremedi...&lt;br /&gt;Belki de, böyle bir noktada, “allegorik bir eylem”e kalkıştı Bülbülses. Şöhretin değilse de, inşaatın zirvesine çıktı. Aşağıya “Kuşum” Aydın’ı aldı. Zihnindeki sıralamayı, toplanan kalabalığın, haber kameralarının önünde, somutlaştırdı.&lt;br /&gt;İsyanında haklıydı. Ben tanığım, sesi, usul bilgisi, Aydın’dan iyiydi. Benzeri birçoğundan da. Eksiği aklı olsa, Mustafa Topaloğlu’nu kim, nasıl açıklardı? Fiziği, Fatih Ürek’ten daha mı sakildi? Eşcinsellik eğer “artı”ysa, o yönde göndermelerde bulunmuş, tecavüz anıları da yaratmıştı.&lt;br /&gt;Olanca kadarıyla aklı, pompalanan ucuzlukla iyice karışmışken, mikrofonlar aracılığıyla bir gerçeği duyurdu. Aydın’a, “Ben senden daha...” dedi. Ama bültenler, Aydın’a alkış istedi...&lt;br /&gt;Şimdi, Bülbülses’in eylemini yazmaya dudak kıvıran ne çok entellektüel canlanıyor gözümde... Değer mi hiç psikopatı yazmaya!&lt;br /&gt;Değer! Eğer iktidar, erk, o camiada da, Bülbülses’in aklını yitirten bir mekanizmayla elde ediliyorsa, bu trajediye, sadece “pazardan aldığı payı”, “nemalandığı” sistemi sorgulamaktan korkanlar ilgisiz kalır... Güle oynaya sineye çektikleri aşağılanma, Bülbülses’inki kadar açıktan yaşanmıyor, üzeri hurufatla örtülüyor diye alay konusu olmaktan kurtulanlar susar...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-3273702678270179586?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/3273702678270179586/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=3273702678270179586' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3273702678270179586'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3273702678270179586'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/10/star-sistemine-deli-itiraz-recep.html' title='Star sistemine “deli” itirazı: Recep Bülbülses'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-3723480701466602201</id><published>2007-09-07T13:43:00.000+03:00</published><updated>2007-09-21T22:30:29.321+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Lacivert ve Siyah…</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp0.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/RvQbj_WbV5I/AAAAAAAAABM/hG7D81w7JXw/s1600-h/ayakkabi.jpg"&gt;&lt;img style="float:right; margin:0 0 10px 10px;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp0.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/RvQbj_WbV5I/AAAAAAAAABM/hG7D81w7JXw/s200/ayakkabi.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112741782087227282" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;—Siyah bu siyah.&lt;br /&gt;—Osman Abim doğru söylüyor, siyah.&lt;br /&gt;Dışarıdan bakanlar açısından garip bir görüntü ve diyalog oluştuğunun farkında olmak ve bir yandan “yahu etmeyin eylemeyin, bu lacivert” diye adeta yalvarırken, bir yandan da ayağınızı boya sandığından kurtarmaya çabalamak, her ne kadar sizi tanıyan birinin oradan geçme olasılığı sıfıra yakınsa da, kendi çapınızdaki karizmanızın “boyayalım abi” çağrısına uymanızla uçup gitmesi, insanı bir hoş ediyor.&lt;br /&gt;&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Osman Abi, Fuar kapısının yanında mevzilenmiş, yaşlıca bir boyacı. Yaklaşık bir hafta boyu, her sabah önünden tozlanmış süet botlarınızla geçerken yaptığı ısrarlı çağrılara, artık ertesi gün bu çağrıdan kurtulacağınız umuduyla gülerek yanıt veriyorsunuz:&lt;br /&gt;—Amcacığım, bu hem süet, hem lacivert. Nasıl boyayacaksın burada?&lt;br /&gt;Osman Abi’nin arkası demir parmaklık. Ve yanında o parmaklığa dayanmak suretiyle ayakta durabilen, daha doğrusu, duvarın köşesine belli bir eğimle bırakılmış uzun saplı bir temizlik aracı izlenimi uyandıran arkadaşından geliyor yanıt. Saat 10 civarı ve o saatte dolanan bir dil. Dolanmakla kalmayıp fırlayan bir dil. Dersiniz ki, içkisinin mezesi pek yağlı bir yiyecekmiş de, dili kayganlaşmış ve kayıp çıkıyor ağzından döndürülmeye çalışıldıkça.&lt;br /&gt;—Boyar Osman Abim, gel sen.&lt;br /&gt;Ayağımı uzatıyorum, iki şık var: Ya gerçekten boyar ve bu işime gelir, ya, altından kalkamayacağını anlar ve artık tacizden kurtulmam anlamında bu da işime gelir.&lt;br /&gt;Önce paçamı kıvırıyor, sonra ustaca iki hareketle bağcıkları söküp alıyor. Bir cerrahın ameliyat aletlerini hazırlaması edasıyla, bir boya kutusunu açıyor, sonra artık kılı dökülüp tahta zemini kalmış, zamanında fırça olduğu kestirilebilen “alet”ini çıkarıyor. Önce o fırçayla iyice seyrelmiş saçlarını tarıyor (nedense bunu yaparken öbür eliyle de burnunu tutuyor), sarhoş yardakçısıyla buna gülüyorlar, sonra ayakkabımın üzerine boyayı boca ediyor.&lt;br /&gt;—Aman ne yapıyorsun, o boya siyah!&lt;br /&gt;—Ayakkabın da siyah.&lt;br /&gt;İtirazlar geçersiz. Üstelik, artık yapacak bir şey de yok. Uzunca bir lacivertti siyahtı tartışması sonrasında, teslim oluyorum. Sarhoş yardakçı, bu teslimiyeti, tarihçe anlatmaya başlayarak tescil ediyor. Olan olmuş, sohbet başlamış. 30 yıldır o köşede otururmuş Osman Abi. O zamanlar orası istasyonmuş filan. Eline kimse su dökemezmiş boyacılıkta. (Bu belli, Osman Abi’nin 30 yıllık boyacılık mesleğinin bütün izleri ellerinde duruyor.) Ünlü müşterileri varmış.&lt;br /&gt;—Di mi Osman Abi…&lt;br /&gt;Osman Abi vakur, baş sallıyor. Geçenlerde bir bakan, siyah ayakkabılarını getirmiş de, “Bunu ancak sen becerirsin, bunu beyaz yap” demiş. “Eminim yapmışsındır” diyorum, ironiyi anlamıyor haliyle, yardakçı “Yapmaz mı bee, o piridir bu işlerin” diyerek, hak ettiğine kanaat getirdiği bira parasını sandıktan alıp büfeye doğru yuvarlanıyor.&lt;br /&gt;Hazır baş başa kalmışken, “Bunu kendi rengine nasıl döndürebilirim” diyorum. Dürüst adam Osman Abi, yüzüme bakıyor bağcıkları takmayı bırakıp, “Dökülür bu boya yakında, kendi rengi çıkar zaten” diyor. Neden siyah diye inatlaştığını da açıklıyor: Elinde ne varsa, onu satacaksın! Bunu söylerken, sesinde, “Bunu ben istemedim, oyunun kuralı böyle” tonu var.&lt;br /&gt;Birayı içerek geliyor arkadaşı, “Güle güle giy, yepyeni oldu valla” diyor bana. Gülüyorum.&lt;br /&gt;Yepyeni siyah botlarımla ve lacivert bağcıklarıyla Fuar’a doğru ilerlerken, arkamdan sesleniyor Osman Abi: Zamanlar çok değişti, çok bozuldu. Ben 30 yıldır buradayım… Ne söylenebilir ki.&lt;br /&gt;—Güleceğine ağla Claudia, siyah bağcık almaya da gerek yok, Osman Abi’nin küçücük boya sandığına bile nüfuz eden “modern zamanlar”ın nişanesi gibi dursun lacivertleri…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-3723480701466602201?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/3723480701466602201/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=3723480701466602201' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3723480701466602201'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3723480701466602201'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/lacivert-ve-siyah.html' title='Lacivert ve Siyah…'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp0.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/RvQbj_WbV5I/AAAAAAAAABM/hG7D81w7JXw/s72-c/ayakkabi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-6231969340114092052</id><published>2007-09-07T13:42:00.000+03:00</published><updated>2007-09-21T22:38:18.440+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Nasıl Gelişsin ki Felsefe...</title><content type='html'>&lt;a href="http://bp2.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/RvQdmfWbV6I/AAAAAAAAABU/N5ZHonos-Gs/s1600-h/felsefe.jpg"&gt;&lt;img style="float:left; margin:0 10px 10px 0;cursor:pointer; cursor:hand;" src="http://bp2.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/RvQdmfWbV6I/AAAAAAAAABU/N5ZHonos-Gs/s200/felsefe.jpg" border="0" alt=""id="BLOGGER_PHOTO_ID_5112744024060155810" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kımıldamak! İşte bu ülkedeki sorunların başında, bu kelimenin çok kullanılması geliyor. İkide bir tersleniyor Claudia. “Kımılda biraz Durmuş, miskin miskin oturup duruyorsun!” “Göremeyebilirsin ama, şu an çalışıyorum” dediğimde ise,  deliye bakar gibi bakıyor. “Tembel” deyip dönüyor arkasını gidiyor...&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;İslamiyet mesellerinde de vardır bu tavrın kökleri. Muhammed, yanında biriyle yoldan geçerken, bir ağacın gölgesinde oturan, elleri ensesinde yan gelmiş bir adamla karşılaşırlar. Adam selam verir, Muhammed almaz Allah’ın selamını (mesel işte). Dönüşte, yine o adama rastlarlar, adam yine selam verir, Muhammed bu kez alır selamı. Yanındaki sorar: “Ey, Allah’ın Resulü (burada “ey” mi der, bilinmez -DB), aynı adamdan demin almadın selamı da, şimdi niye aldın?” Güzel yüzlü Muhammed de yanıtlar: “İlk gördüğümüzde, hiçbir şey yapmadan oturuyordu. Boş oturanın selamını almak bile caiz değildir. Dönerken ise, elinde bir çubukla, toprağı dürtüklüyordu. Boş bir iş ama, gene de bir şey yapıyordu işte. Boş duracağına boşa da olsa çalıştığı için, selamını aldım.”&lt;br /&gt;Buyurun bakalım. Belki de o adam ilk gördüklerinde, bir teorem geliştiriyordu. Tıpkı benim boş oturduğumu sandıkları zaman, benim yaptığım gibi. Şark toplumu, iş deyince ille ameli faaliyet anlar. Oturup düşünene, miskin muamelesi yapar. O yüzden bu topraklarda felsefe gelişmez bir türlü uzun zamandır. Düşünün bir, Antik Yunan’da, felsefecilerin sınıfsal-sosyal konumlarını. Kaç köle var felsefe geliştiren? Düşünecek zamanı olan? Yok. Ama o zaman hiç değilse, felsefeye saygı varmış. Karısı ikide bir Sokrates’i dürtükleseydi, “kalk miskin herif, odun yar” filan diye, ne olacaktı?&lt;br /&gt;Hadi Şark toplumunu anladık da, bizim Claudia nasıl kaptı bunu bu kadar zamanda? Yani oturup zihinsel faaliyet göstereceğime, Muhammed meselindeki gibi, bir odunu yontmak suretiyle kürdan üreteceğim diye ortalığı talaşa boğsam, iş yaptığım düşünülecek. Üretken adam olacağım.&lt;br /&gt;Bu kafa, emek verimliliğini de kavrayamaz tabii. Çalışanın, hangi saatler arası işyerinde olduğunu gözetir yalnızca. Kritere bakın! Burada, iş çetrefilleşiyor. Gözünün önünde olup da iş üretmeyen, gözünden ırak olup da üretenden daha değerlidir bu kafa nezdinde. Ya da, aynı işi, birim zamanı kısaltarak yapmanın yolunu, anlatamazsınız bir türlü böylelerine. “Olsun, sen gözümüzün önünde ol!” Sanki iş üretmesi istenen değil de, vitrinde sergilenmesi gerekensiniz. El altında bulunsun...&lt;br /&gt;Emek üretkenliği dedim de, Claudia beni tembellikle suçlayıp çalışmalarımı yarıda kesmeden önce, İzmir’i düşünüyordum. Trafik polisine rastlamadım orada. Her ana mevkiye koymuşlar bir göbek, ışık filan da hak getire, her yönden her yöne geçiş serbest, trafik doğal ayıklanma yöntemiyle akıyor bir şekilde. İşte, yaratıcı akıl bu. Kırk polisle düzenleme yapacağına, “ne haliniz varsa görün” demiş adamlar, olmuş bitmiş. Doğa boşluk tanımaz, kendi kuralıyla devinir gider nasılsa. İlk bakışta, af edersiniz, kaba olacak belki, “iti ite kırdırma sistemi” gibi geliyor. “Ben karışmıyorum arkadaş” demiş mülki amirler, “nasıl gidiyorsanız gidin, başınıza gelecekten de sorumlu değiliz.” Biraz uzaktan durup baktınız mı o keşmekeşe, Alevi cemlerini görür gibi oluyorsunuz. Karmaşa içinde ahenk var. Hani, semah dönerken, çember daralır, iç içe geçilir, hareketler hızlanır, kollar ayaklar iyice sert ve geniş gider gelir, ama gene de birbirine çarpmaz ya, aynen öyle.&lt;br /&gt;Alalım İzmir’in trafik müdürünü. Eminim, herkesin boş oturduğunu sandığı bir sırada bulmuştur bu formülü. Yoksa çevresinin yan bakışından ürküp iş yapıyor görünmeye kalkışsa, elinde telsiz, kırk tane polise düdük talimatı vermekten öte gidemezdi. Al sana iş üretme, al sana emek verimliliği.&lt;br /&gt;Yalnııızzz, eğer bu eseri en iyi gözlemleyebileceğiniz Fuar bölgesindeyseniz, hemen 26 Ağustos Kapısı’nın oradaki kaldırımda konuşlanmış Osman Amca’nın “boyayalım abi” lafına dikkat etmenizi öneririm. Ben ettim. Anlatırım.&lt;br /&gt;—Hayır Claudia, şu an pirinç ayıklayamam. Çalışıyorum. Ne miskinliği yaa, bak dinle bir...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-6231969340114092052?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/6231969340114092052/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=6231969340114092052' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/6231969340114092052'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/6231969340114092052'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/nasl-gelisin-ki-felsefe.html' title='Nasıl Gelişsin ki Felsefe...'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://bp2.blogger.com/_eFX7XO-hv6k/RvQdmfWbV6I/AAAAAAAAABU/N5ZHonos-Gs/s72-c/felsefe.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-3717559630718768788</id><published>2007-09-07T13:41:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.171+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>‘Chat’ine de, Arabasına da...</title><content type='html'>Türkiye’ye gelişimin dördüncü yılında, bir kez daha Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Merkezi’nin soğuk koridorlarından yazıyorum. Her şey, bir dostumun o meş’um “chat olgusunu irdeleme” önerisini, sosyolog insiyakımın da kabarmasıyla kabul etmemle başladı. Aradan geçen iki ayda, Claudia tarafından terk edildim, bütün bilimsel çalışmalarımı durdurdum. Bittim. Bilgisayarımı camdan fırlattığım bir irade patlaması sonrası da, sinir krizi gerekçesiyle getirildiğim bu yerde, müşahade altına alınmam gerekliliği saptandı.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Kardiyografi ekranında hoplayıp zıplayan çizgilere bakarak, “ ‘ascii script’ bu ‘kanal’da yasak değil mi, bana buranın ‘op’unu çağırın, ‘ban’lasın bunu yapanı” diye bağırmam da, bu kararda etkili oldu sanırım. Kısa zamanda kısmi bir düzelme kaydedildiyse de, bu yazıdan önce, yaşadıklarımı anlatan bir başka yazıyı kaleme alırken, “ehuehue” sesi çıkararak attığım kahkaha, doktorları telaşlandırdı ve revire alındım, yazmam engellendi. Tavsiye ve denetimler üzerine, bir süre daha “chat” konusunu işleyemeyeceğim. İyiyim. İyiyim.&lt;br /&gt;Konuyu işleyemeyeceğim diyorum ama, aklıma da başka bir şey gelmiyor ki. Ara veriyorum mektuba, biraz “away”im.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 17.35&lt;br /&gt;İlaçlar işe yarıyor. İyiyim. İyiyim. Bu sabah, Claudia gelip doktorlarla görüşmüş. Beni terk edemeyeceğini biliyordum. Çıkınca işime de dönebilecekmişim. Moralim düzeldi biraz. Benimle görüştürmemişler. “Reel dünya”mın “özel pencereleri”ndeki “nick”lerle “görüntülü-sesli sohbet”e henüz hazır değilmişim. Bu terimler.. bu terimler.. Ara veriyorum. “I’ll be back”...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 18.10&lt;br /&gt;İyiyim. İyiyim. Geçenlerde, arabası yüzünden akli dengesini tamamen yitirme noktasından son anda dönmüş bir hastayla sohbet ettim. Yok, trafik yüzünden değil, bizzat arabası yüzünden. Hastalık, park etmeye kıyamamakla başlamış; ya çizilirseymiş, ya çalınırsaymış, ya önüne arkasına araba gelir de, yerinden çıkamazsaymış filan. Giderek, sık sık kontrol ederek bir tür devriye nöbeti tutar, sonra da evi barkı boşlayıp arabada yatar olmuş. Kendisinden başkasının binmesine izin vermemeyi geçip, bizzat kendisi direksiyonunu kıvırmaya, kontağını çevirmeye çekinir hale gelmiş. “Canı yanacak gibi geliyordu” dedi. O anlatırken, Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası”nı düşündüm. O mahvedici sarı faytonu. “Fikrimin İnce Gülü”nün balrengi Mercedes’ini... (Ekrem’e gönderme yapar gibi, “Sarı Mercedes” mi koymuşlardı filminin adını?) Ama en çok da, o Honda Civic marka arabanın reklamlarını. O araba da ya delirtiyor, ya hedef kitlesi pek normal olmayanlar.&lt;br /&gt;Köpeğini, kendisi arabasında otururken camdan çıkardığı tasmayla gezdireni var. Sosisli sandviçinin sosunu arabasının koltuk döşemesine damlattı diye, otoyolda arkadaşını indirip çekip gideni var. Çocuğunun yaşgününü videoya alırken, gördüğü arabaya takılıp kalarak, onu çekeni var... Normali yok mu? Yok zahir. Bir de bunların zıddı tipler var. Arabaya tapınmayı reddedip, arabanın efendi olmasına itiraz edip, gene de arabadan vazgeçemediği için, bu tavrını, arabayı çöplüğe çevirerek dışlaştıranlar var. Hani, binmeniz gerekse, oturacak yeri zor bulduğunuz gibi, mikrop kaparak canınızdan olma riski bile söz konusudur ya. Aslında, bu da arabanın belirleyiciliği. Resmen inatlaşıyorlar, hırs bürüyor. Hadi bakalım, kim kimi kullanacak, kim kimi horlayacak gibi bir kişilik çatışması...&lt;br /&gt;Tam dalmışken, adam dürtmez mi, “Durmuş Bey, Durmuş Bey, ‘lag’da mısınız?” diye. Ulan namussuz, sen nereden biliyorsun ‘lag’ı diyerekten gırtlağına hamle ettiğimi ve hemşir’anım’ın enjektörünü hatırlıyorum sonrasında. İyiyim. İyiyim.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-3717559630718768788?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/3717559630718768788/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=3717559630718768788' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3717559630718768788'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3717559630718768788'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/chatine-de-arabasna-da.html' title='‘Chat’ine de, Arabasına da...'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-7522019207162760874</id><published>2007-09-07T13:40:00.000+03:00</published><updated>2007-09-21T22:06:31.392+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Elin Adamı Niye Bana Dönüyor Ya!</title><content type='html'>Delinin zoruna bak! Bana dönecekmiş tekrar. Yok canım, ne Claudia’sı, ne ayrılığı; hayatımda yüzünü görmediğim adamın biri bunu söylüyor telefonda. Dön tabii teres diyesim geldi yani, benden başkasıyla mutlu olamayacağını anladın sonunda! Zaten saçma bir ayrılıktı bizimki... Ben hep seni bekledim!&lt;br /&gt;İngilizce kalıpları alıp Türkçe dublaj yaparsan, olacağı bu işte. Konferans teyidi için aradığın elin organizatörü, “sizi yine arayacağım” filan demeyi fazla “domestic” bulup, “tekrar size döneceğim” deyiveriyor.&lt;span class="fullpost"&gt; Dönmesin, istemem. Zaten ağzı gevşek biri, sorunu “diğerleriyle de paylaşmış”. Niye açıyorsun yahu bizim özel ilişkimizin sorunlarını başkalarına! “Geri dönme, istemem, hayırsız yarim”... Yoksa, bir konferans görüşme hayal edip, o anda başkalarına bakıyor da, yüzünü mü bana tekrar çevireceğini söylüyor, benim bu dönüş ânını heyecanlı bir suskunlukla beklememi mi istiyor?&lt;br /&gt;Sulandırırım elbet, gına geldi bu zirzopluklardan. Anlamadığım şey şu, nasıl bu kadar hızlı yayılıyor bu tercüme dili? Sanki bir merkez, kararname yayınlıyor; arkadaşlar, diyor, anadilimiz olmadığı için derin teessür duyduğumuz İngilizcede, bu durumlarda şöyle deniliyor, birebir tercümesi de bu, artık bu kullanıla! Eskiden, bu dar bir snob çevrenin kompleks tezahürüydü, şimdi bakkal bile veresiye bir şey alsanız hatırlatmasını isteseniz, hülyalı hülyalı bakıp, aybaşında size dönerim diyecek neredeyse.&lt;br /&gt;Bir arkadaşım, bunun biraz da bilgisayar programlarının Türkçe versiyonlarıyla yayıldığı kanısında. Buna “Microsoft dili” diye bir isim de takmış. Bir de örnek verdi, sık sık karşılaştığı hata mesajlarından birinden. “Kaçınılan olası güvenlik bozmaları” başlıklı bu uyarının metni şöyleymiş: “Bu sayfa görüntülenmek için güvenirliği doğrulanmamış etkin içerik içeriyor. Bilgisayarınızı korumak için, bu içerik görüntülenmeyecek. Güvenlik ayarlarını değiştirmeyi öğrenmek için Yardım’ı seçin, böylece olası güvensiz içerikleri görüntüleyebilirsiniz.” Ha? Nasılken nasıl olmuş da, noolursa noolacakmış? Bu dili pek bilmiyorum, ama ne zaman bir PC’den internete bağlanmak zorunda kalsam, “Ağa oturum açılıyor” bildirimine bakıp tebessüm ederdim. Bunları tercümanların yapacağına inanmak istemiyorum, sanırım bilgisayar programlarıyla çevriliyor ve bu sefalet doğuyor.&lt;br /&gt;İnternet dedim de aklıma geldi. Okurlardan yoğun talep varmış, dergimizin sahibesinin söylediğine göre, bir sosyolog olarak, neden internet konusunda, özellikle de “chat sosyal olgusu” üzerine hiçbir şey yazmıyormuşum. Chat ile hiç ilgilenmediğimi, ama o nemrut yayın yönetmeni yer açarsa, bir inceleyip yazabileceğimi söyledim. Kibarca gülümseyerek memnuniyetini belirtti. Yani ben öyle yorumladım. Niye dalga geçiyor olsun ki? Değil mi? Neyse.&lt;br /&gt;Ha, şu tercüme dili. Bazı kelimelerin kesinlikle bilgisayar aracılığıyla yaygınlaştığını, mesela oyunların bunda etkili olduğunu gözlemledim. Doğrudan, Türkçe imiş gibi kullanılır olmuşlar, çok kanıksandıkları için. Birini sekreterim kullandı geçen gün. Uluslararası bir organizasyonda çıkan tersliği çabuk hallettiği için, teşekkür etmem üzerine, “eh, bir ‘bonus’ düşünürsünüz artık” dedi. “Tabii” dedim, “şimdi bir çarparım, fazladan 200 puan daha gözünde yanıp yanıp söner ziller eşliğinde!” Claudia’nın iş arkadaşlarından biri de bir bilmece sordu, ve ekledi: “ ‘Hint’ ister misiniz Durmuş Bey?” Claudia’ya baktım. “Senin anadilin İngilizce hayatım, bu Hint’in yağını mı isteyeyim, bezini mi, bir ‘ipucu’ verir misin?”&lt;br /&gt;Yok yok... Tahammül edilmez bir hal aldı bu artık...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-7522019207162760874?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/7522019207162760874/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=7522019207162760874' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/7522019207162760874'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/7522019207162760874'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/elin-adam-niye-bana-dnyor-ya.html' title='Elin Adamı Niye Bana Dönüyor Ya!'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-1267450186514894414</id><published>2007-09-07T13:39:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.172+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Kitle Psikolojisiyle Rakım Ölçümü</title><content type='html'>Şu aralar gündeme gelen satanizm üzerine yazmak için yanıp tutuşmakla birlikte, daha önce size söz verdiğim gibi Bayram Abi’yi anlatacağım. Nasılsa şeytani mevzular daha sürüp gideceğe benzer, bir yerinden yakalarım...&lt;br /&gt;Şimdi bu Bayram Abi, boyu karışla eni parmakla ölçülecek ebatta bir adamcağız. Ama, o kurt saldırısından korkan kuzular gibi toplaşılmış meydanda etrafında öyle bir hale örmüş ki, dev gibi bir adam olduğuna yemin etseniz başınız ağrımaz&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Felsefe tarihinde kayıtlı “bilmek, egemen olmaktır” sözü, ne doğruymuş meğer. Ben biraz yabani yaradılışlı olduğumdan, pek tanımam konu komşuyu, ama, herkesin atfettiği bir bilgelik olduğuna göre, vardır bir kerameti diye, merakla bakıyorum.  Deniz gören bir tepedeyiz. Laf lafı açmış, ‘deprem tsunami yaratırsa sular bize ulaşır mı’ya varmış. Olur a, maksat oyalanmak, ıvır zıvır da konuşulur elbet. Her iş bitti de, sular altında kalır mıyız endişesi eksik kaldı yani. Hafif sırıtarak bakıyorum etrafıma. Ama bir anda, bunun gerçek bir sorun olarak kafaları meşgul ettiğini kavradım. “Hukuk doçenti” komşum, Bayram Abi’ye dönüp, “Biz ne kadar yüksekteyizdir şu an denizden” diye, ciddi ciddi sorunca... Bu soruya muhatap her faninin yapacağı şey, şöyle bir aşağıları süzüp, göz kısarak, dudak büzerek, “valla ne biliim” tonlaması da içeren bir sesle bir tahmin sallamaktır. Hatta, önce atılıp, metre değil de litre olarak bir rakam söyleyeyim, espri olsun, ben de mahallenin delisi gibi bir köşede oturuyor olmaktan çıkayım diye de geçti aklımdan. İyi ki yapmamışım. Bayram Abi, topografya çıkarırcasına dolaştırdı bakışlarını etrafta. “Şimdi”, dedi, “şöyle söyleyeyim”... (Bu adamın neresinden çıkar o kan donduran ses, bilinmez. Öyle bir etki yaratıyor ki, söyleyeceği şeylerle, tüm bilinemezler açılacak, tüm sırlara vakıf olacağız...) “Biz... elektrik kablosu döşerkene... bir metrelik... kablo... (üç noktalı yerlerde uzun esler veriliyor, huşu içinde salınılıyor, dinleyenlerin ağızları biraz daha açılıyor) on metre... eder. Şu iki direk... arasını alalım... kaç metredir... elli diyelim... kablo hesabı.. denizle aramız... yüzelli metre var...” Ulan bu nasıl hesap? Sayılan öğelerin hangisi hangisini bağlıyor da.. yani.. nedir? Sağa sola bakınıyorum, herkeste tatmin olmuş yüz hatları var. &lt;br /&gt;“Tsunami çıkar mı abi buraya?” Tüh, rezil doçente bak sen. Yahu bu adam o lafı daha önce duymuş mudur! Cevap: “Yok yok...” Aaa, rahatladı millet. Kardeşim, o ne karizmaymış. Ya da, korku insanı ne hale düşürürmüş de, deli saçmasından medet umdururmuş. Ya adam, “valla bir dalga gelse bizi götürür” dese ne olacaktı? İkisi de eşit ihtimaldi yani, aklına böyle bir cevap da esebilirdi. Kitle psikolojisi bu işte. Birkaç aklıevvel, boş nutuklarla yığınları nasıl peşine takıyor sanıyorsunuz. Aha böyle. Tutup, mini ölçeklemeden hareketle daha gerçekçi bir rakım hesabı çıkarmaya, tsunami olasılığının neden olmadığını bilimsel temelde anlatmaya kalksanız, Bayram Abi’nin karizması yanında hava civa kalır sizinkiler. &lt;br /&gt;“Deprem gecesi naaptın Bayram Abi?”  “Çok... sallandım...” Burada, üzerinde oturduğu sağ ayağını, sol ayağıyla değiştiriyor sandalyede. “Tespih çektim... O zaman.. bir şey olmaz...” Hay Bayram Abi hay... Bir kişi de çıkıp, e, git eve tespih çek, şimdi niye sokaktasın diyemedi ya, helal olsun... Doçentin tespihi de oltu taşındanmış, bu vesileyle onu gördük... Bu böylece kalabilirdi belleğimde, uzatma elektrik kablosuyla sokakta izlediğimiz televizyonda haberlere bakarken, güzel mahallelim, fısıltı gazetesine inanan insanlara verip veriştirmeseydi...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-1267450186514894414?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/1267450186514894414/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=1267450186514894414' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/1267450186514894414'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/1267450186514894414'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/kitle-psikolojisiyle-rakm-lm.html' title='Kitle Psikolojisiyle Rakım Ölçümü'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-7773671722644400723</id><published>2007-09-07T13:38:00.001+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.173+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Sismografik Alet Olarak Köpek...</title><content type='html'>Bilinen fıkradır. Adam, geceyarısı eve körkütük gelir, çizmelerinin önce bir tekini, sonra öbür tekini ayağından çıkarıp, küt, küt diye sırasıyla yere atarmış. Gel zaman git zaman, artık aşağıdaki komşu dayanamamış, çalmış kapısını bizimkinin. “Yahu kardeşim,” demiş, “her gece aynı şeyi yapıyorsun, beni uykumdan uyandırıyorsun. Şu çizmelerini çıkardıktan sonra yere atmasan olmaz mı?” Özür dilemiş çizmelerin sahibi ama, alkol işte, ertesi gece gelmiş yine evine, çıkarmış çizmesinin tekini, küt diye vurmuş yere, o an aklına komşusu düşmüş. &lt;span class="fullpost"&gt;“Hay Allah,” demiş, “unuttuk sözümüzü, ayıp oldu” ve öbür teki yavaşça diğerinin yanına bırakmış. Bu kez kendisi uyanmış, kapının vurulmasıyla. Açmış ki, aşağıdaki komşu. Ziyaretinin sebebini açıklamış: “Yahu birader, tedirginlikten uyuyamıyorum, öbürünü ne zaman atacak diye. At şu kalan teki de, yatıp uyuyayım artık.”&lt;br /&gt;Sabahın 03’ünde bunu bir parkta, içinde bulunduğumuz durum münasebetiyle anlatınca, daha komik geliyor tabii, gerilen sinirlerin de etkisiyle. İkinci çizme tekini bekleyen komşu gibi, yeni deprem dalgasının ne zaman vuracağını bekliyoruz. Vursa da, ne olacaksa olsa. Ama, usulca çekilip gitmiş olması da muhtemel... Sinir bir durum.&lt;br /&gt;Dışarıdan bakılınca, şu meşhur şenlikli toplum teorisi hayata geçmiş sanılabilir. Koca bir kent, sabahlara kadar, yarı piknik yarı kamping halinde. Ortak tehlike, insanları birbirine yaklaştırıyor. Claudia, iş gezilerini müthiş bir zamanlamayla yapar hep, yine öyle olduğundan, ben düğünlerdeki uzak akraba gibi, tek başıma kıçın kıçın yanaşıyorum birilerine. Elbet güvenli bir yere gidebilirim, ama böyle bir gözlem fırsatı da her zaman ele geçmez ki. Nitekim, öyle çok şey birikti ki sizlerle paylaşacağım, birkaç sayı sürecek sanırım. İlk olarak, Mebrure Hanım ve benzerlerini anlatayım.&lt;br /&gt;Gözlerini hiç ayırmıyordu Mebrure Hanım, Terrier cinsi köpeğinden. Ben de aman ne teoriler üretiyorum, yok yalnız bir kadın olsa gerek, tek can dostu bu köpek, onun için üzerine titriyor, yok bilmem ne. Ne var ki, etrafımdaki kalabalığın önemli bir kısmının Mebrure Hanım’ın sülalesince oluşturulduğunu öğreniyorum çok geçmeden. Teori üretmekten vazgeçmiyorum ama. Hmm, herhalde kendini korumaktan en aciz yaratık olarak onu gördüğünden, sürekli gözetiyor gibilerden. Sonra, köpek ne zaman şöyle bir başını kaldırıp havayı koklasa Mebrure Hanım “aman aman” diye bağırınca anladım durumu. Sezecekmiş de depremi, uyaracakmış! Sismografik ölçüm aleti muamelesi yapılıyormuş meğer zavallıya. Aklı kıt adam mı ararsınız, etrafında da meraklı bir kalabalık, öylece hayvanın gözüne bakıyor. Bir dişi kokusu alsa hav hav hav, haydi bizimkiler ayakta. Yoldan araba geçse hav hav hav, yallah panik.&lt;br /&gt;Neyse ki, üç kere sallandık o gece de, bu kepazelik sona erdi. Neyse ki diyorum, çünkü, üçünde de, moloz gibi yatıyordu Max. Hani neredeyse, Mebrure Hanım dürtecek köpeği, “kalk lan, deprem oluyor, kendini kurtar” diye. Devekuşuna, “ne kuş, ne deve” diye kızarlar ya. Yahu, hayvana o adı takan sizsiniz, o size hem uçarım hem çölde yük taşırım demedi ki. O hesap, Max yok yere itibar kaybetti. Nesillerdir kentlerde, evlerde salonlarda beslenen gariplerde, doğal güdüler, sezgiler de törpüleniyor tabii, o ne yapsın.&lt;br /&gt;Max devrik kral gibi eşelenip debelenirken kendi halinde, ilgiler Bayram Abi’ye yöneldi. Bayram Abi, bir derya canım. Konu deprem mi, “Bayram Abi” deyip, orada duracaksın yani… Anlatayım bakın…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-7773671722644400723?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/7773671722644400723/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=7773671722644400723' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/7773671722644400723'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/7773671722644400723'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/sismografik-alet-olarak-kpek.html' title='Sismografik Alet Olarak Köpek...'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-2188813112025560455</id><published>2007-09-07T13:37:00.001+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.173+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Parmağım Haydarideyken...</title><content type='html'>Galilei’yi asmışlar da ne olmuş sanki? Dünyanın yuvarlaklığı değişmiş mi? Kadehler kalkıyor, bunu söyleyen adama doğru uzatılıyor. “İşte bu kadar hocam!” Maalesef, ben de iki masa ötedeyim izliyorum. Tereddüt ânı dedikleri şey bu işte. Alkol, iki zıt tavrı aynı anda almaya zorluyor beni. Biri, “Ulan ne asması, ne yuvarlaklığı” diye grubun tepesine çöreklenmek; öbürü, onlarla birlikte kadeh kaldırıp “bravo!” çekmek. Alkolün etkisini, biraz önce kulağına “asmadılar ki” diye fısıldadığım Remzi’nin dirseği izale ediyor. İkisini de yapmayıp haydariye parmağımı daldırıyorum.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Yıllar yılı akademik eğitim, biraz da yapısal özelliklerle birleşince, buna, iştigal alanı da eklenince, boşverip coşkuya kapılmak ya da katılmak açısından biraz sorunlu oluyor insan. İnsan demeyeyim hadi, genelleme olmasın, ben öyleyim. Kulağıma geldi ya o sözler, ille düzelteceğim. Bu illet huyumu Remzi de biliyor neyse ki, yerinde müdahalelerde bulunuyor yanımdaysa. Claudia beni durdurmayı umursamıyor artık, “yine ettin ortamın içine” diye bir altyazı geçercesine net ifade ediyor düşüncesini, o meşhur kalkan kaş hareketiyle. Tonları var o kalkışın. Ezberledim artık, hangi açı ve hangi kalkış oranı, burun delikleri ve alt dudak varyantlarıyla ne anlamlara geliyor.&lt;br /&gt;Remzi, sigortacı. Risksiz hayatın bütün gereklerini kavramış. Takdir edersiniz ki, parmağını haydariye daldıran bir sosyologun anlatmaya kalksa da beceremeyeceği, o yüzden de size söyleyemeyeceği kadar karmaşık bir akrabalık var aramızda. Dıdının dıdısı yani. Rastlantıyla bulduk birbirimizi. Arada bir buluşmamızın tek nedeni, Ahmet Oktay’ın “Bir Sanrı İçin Gece Müziği” yapıtında geçen bir cümlesi. Sanırım, benden başka kimsenin dikkatini çekmeyecek, öylesine bir cümle, aslında benim de nedenini anlayamadığım bir şekilde etkilemiştir beni. “ ‘Kuşum ben’ dedim Remzi’ye.” Bu cümledir, şimdi böğrüme bu sigortacının dirsek atabilmesinin biricik müsebbibi. Yoksa, hiçbir ortak yönümüz yok. Buluşuruz, çünkü, bir gün Remzi’ye, “kuşum ben” diyeceğim bir ortam doğacağı umudu taşırım...&lt;br /&gt;Oysa Remzi, her buluşmamızda, öyle bir hayat felsefesi sürer ki masaya, ya burnuna kafa atmak durumundasınızdır, ya da, ya sabır çekip, alttan almak. Haliyle, böyle anlar yaşanamaz bir türlü. “Kuşum ben” desem, “o zaman tüylerini yolayım” der adama hıyar. Claudia da kesinlikle beyin çapını gündeme getirir. Boş bir umut anlayacağınız benimki. Kuş bakışı gözlemle yetinirim.&lt;br /&gt;İşte yine Claudia’yla ağız birliği ediyorlar. Bahse konu masa, geleneklere uygun olarak “Çökertme’den çıktım da Halil’im” türküsüne geçmiş nasılsa; günahı boynuna, biraz da Claudia’ya işveli nazarlar ataraktan, müdahalesini anlatıyor Remzi. Ya da beni alkol sarsmış da öyle algılıyorum. Efendim bana neymiş? Adamlar öyle mutlularmış. Galilei’yi assalar ne olurmuş, kesseler ne olurmuş. Var mıymış bir âlemi ukalalığın. (Ben bu arada bir istavritle bakışıyorum. Remzi’ye, ne astılar ne kestiler diyecek olsam ne olur şimdi diye düşünüp gülümsüyorum. İstavrit üstüne alınmıyor.) Aman neler neler. Hani bir tek, “Sen mi kaldın lan âleme nizam verecek” demediği kaldı. O veriştiriyor, Claudia kafa sallıyor.&lt;br /&gt;Coşku iyi güzel de, bilgi, bilinç ne olacak yahu? Sadece gaz pedalı olan arabayla gidilir mi? Ama daha önemlisi, ikisi de, aynı anda iki arzunun içimde çırpındığını göremiyor. Sadece bir boyutunun farkındalar. Ya, benim de kadeh kaldırmak isteyişim ne olacak? Haklılar aslında. Bunu hiç dışa vuramadım ki...&lt;br /&gt;“Eşeğim ben” dedim Remzi’ye...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-2188813112025560455?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/2188813112025560455/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=2188813112025560455' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/2188813112025560455'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/2188813112025560455'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/parmam-haydarideyken.html' title='Parmağım Haydarideyken...'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-6968770168012702380</id><published>2007-09-07T13:35:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.173+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Bir Sahiplenme Refleksi...</title><content type='html'>“Aslını inkâr eden haramzade...” Anlamadı tabiî. Hem bu sözü anlamamanın, hem de elimde tuttuğum kırık cep telefonunun etkisiyle, gözünü pörtletmiş bakıp duruyordu öööle Claudia. Seviyorum onun bu hallerini. Aslında bu ülkeye ve insanlarına beklediğimden çok daha çabuk uyum gösterdi ama, kimi deyimleri ve kimi hareketleri anlayabilmesi biraz daha zaman alacak tabiî.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Ona, yaptığım şeyin, bu ülkedeki herkeste çocukluktan kalma bir refleks olduğunu anlattım. Daha doğrusu anlatmaya çalıştım. Zamanla anlar. Çocuksunuzdur, harçlık verirler, ya da bakkala gönderirler, harçlığınız ya da alışverişin üstünden kalan para yere düşerse, artık kuşaktan kuşağa geçmiş bir refleks mi desem, bir tür bize has içgüdü mü, hemen üzerine basarsınız paranın. Yuvarlanmasın, gözden kaybolmasın, biri kapmasın falan diye midir, paraya efendisi olduğunuzu göstermek, böyle yapmakla elinizden kurtulamayacağını kanıtlamak, sahiplik ilan etmek için midir bilemem. Düştüğü yerde sabitlersiniz işte. Harçlıksız kalacağınıza ya da paranın üstünü kaybettiğiniz için azar işiteceğinize, Türk Lirası’nı Koruma Kanunu’nu çiğnersiniz yerdeki paranın yanı sıra. Eh, o telaşla da, biraz sertçe basarsınız. Bu, büyüyünce de pek değişmez bir reflekstir. Tabanınızın altına alacağınız nesne ise değişkendir. (Bunu insan ilişkilerinde de uygularız laf aramızda. Birini kaybetmek istemediğimizi, böyle gösteririz. Kaybederiz!) Bu kez, benim çiğnediğim, arabadan inerken düşürdüğüm cep telefonumdu...&lt;br /&gt;Claudia’nın o bakışını hiç unutamayacağım... Önce sinirlendim de eziyorum zannetmiş, böyle bir öfkeye anlam verememiş. Sonra, nedenini anlatınca da, koskoca bir sosyologun bunu nasıl yaptığına anlam veremedi. Ayağımı bastığım ve likid kristal ekranın çatırtısını duyduğum an, gözlerim ayağımda, ben de donakaldım aslında. Dünya durdu, buz gibi bir yel esti. Ama ne çare. Genlerimi inkâr edecek değilim hoş.&lt;br /&gt;Claudia, bu aletten hiç hoşlanmadığımı da bildiğinden, sanırım yaptığım şeyin bir tür taammüden cinayet olduğundan kuşkulanmış olsa gerek, hemen gidip yeni bir tane alacağımızı söyledi. Ne yalan söyleyeyim, zerrece üzülmüş değildim aslında, bu soğuk aletten kurtulduğum düşüncesi bile geçivermişti kafamdan. Ama kurtuluş yok. Claudia’nın sağ kaşı havaya kalktı mı, itiraza yeltenmeyeceksin bile! Tıpış tıpış takıldım peşine. İstiklal Caddesi’nde, Tünel taraflarındayız. Belki anımsayanınız olur, bir Japon’dan daha iyi Japonca bildiğini iddia eden bir kuruyemişçiyi anlatmıştım size. İşte o kuruyemişçi, şimdi “GSM Center” olmuş... Bu da hoş. Pıtırak gibi bitiyor cep telefonu satıcıları. Bir zamanlar, video salgını ilk başladığında da böyle olmuştu. İnanın, bir kasap ve bir kunduracının, dükkânlarının bir bölümünü de video kiralama işi için kullandıklarını gözlerimle görmüştüm. Girdik kuruyemişçiye, pardon “GSM Center”a.&lt;br /&gt;Herkesin kullandığı marka ve modeller, bana itici gelir. Yok, kendimi farklı biri, sıradandan ayrılan biri gibi görmek duygusundan değil de, bir modanın izleyicisi gibi algılanmaktan çekindiğim için. Tamam, biliyorum, bu da sanki herkes benim ne kullandığıma bakıyormuş, beni izliyormuş gibi bir kompleksin sonucu olarak görülebilir. Ama.. Neyse uzatmayalım, adam sayıp döküyor modellerin özelliklerini. Claudia da, dikkatle inceliyor hepsini. Ben oflayıp pofluyorum. Zaten, 48 programlı bulaşık makinesinin ne işe yaradığını da anlamamışımdır ki. Adam konuşurken, ufacık bir cep telefonunu işaret ettim. “Bu iyi, bunu beğendim” dedim. “Yok abi,” dedi, “o size yaramaz.” Beni tanıyor ya kırk yıldır, içli dışlıyız ya, ne bana yarar ne yaramaz biliyor ve beni koruyor canım. Nefret ederim bu yalandan! Terslendim. “Niye kardeşim, yoksa fiyatı düşük olduğundan sana mı yaramaz?” “Yanlış anladın abi” dedi, biraz sonra açıklayacağı şey karşısında benim bu tepkimden utanacağımı bilmenin tebessümü vardı yüzünde. “O, sadece telefon!” Numara çevirerek birini arayacağınız, numaranızı çevirerek birinin sizi arayacağı ve araşıldıktan sonra konuşacağınız aletin telefon olması yetmiyormuş demek ki. Bu açıklama karşısında, elim ayağım dolandı ve telefon düşüverdi. Ve ben yine az önceki refleksle... Satıcıyla aynı gendendik, tepki göstermedi; Claudia bu kez sırıttı acı acı; ben American Express kartımı uzattım, yanaklarım kırmızı...&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-6968770168012702380?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/6968770168012702380/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=6968770168012702380' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/6968770168012702380'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/6968770168012702380'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/bir-sahiplenme-refleksi.html' title='Bir Sahiplenme Refleksi...'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-5989754082846039315</id><published>2007-09-07T05:54:00.001+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.174+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Reklam mı, Yabancılaştırma Efekti mi...</title><content type='html'>Şu hikâyedeki, tabelasına kol saati fotografı yerleştiren fenni sünnetçi vardı ya; hani, “ulan ne alaka” diye sorduklarında, “ee, ne fotografı koyacaktım yani” diye cevap veren... İşte o adamı bulup alnından öpmeli. Hatta, Reklamcılar Derneği de kendisine plaket vermeli. Yorum meselesi tabii; bence, adamcağız hiç de sırf çaresizlikten, yani, hizmete konu “edavat”ın biraz netameli olmasından, ya da edebe mugayirliğinden dolayı başvurmamıştır buna. Düpedüz, pazarlama mantığının gelişmişliğinin göstergesidir o tabela.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Düşünsenize, hizmet sunulan organın, dahası, bizatihi hizmet-organ ilişkisinin caddeden geçenlerin rahatlıkla görebileceği boyutlarda resmedildiğini. Ve o resmedilmiş eylemi bir potansiyel müşterinin gördüğünü. Olacak şey mi daha o yavrucağı o kapıdan sokabilmek...&lt;br /&gt;Oysa, nedendir bilinmez, “erkekliğe adım atış”ın –hehe.. bu da ayrı bir geleneksel zırvadır ve üzerine bir çuval laf edilebilir ya, neyse– iki nişanesinden biri de kol saatidir bu memlekette. Böyle bir kayıt hiçbir yerde yok tabii, sallıyorum birazcık, ama, o operasyon sonrası, ille “sevimli yavruya” bir kol saati takılır da onun için söylüyorum. Konuyu dağıtmayalım. Söz konusu tabela, yoldan geçen aday çocuğun gözüne takıldığında, muhtemelen, bir saate kavuşma dürtüsüyle, sünnetçinin müşteri portföyünde bir çentik olmayı kuzu kuzu (dikkat! burada “kuzu kuzu” bilinçli kullanılmıştır, okuru hazırlıyorum gelecek paragraflara —D. B.) kabullenecektir biçare. Söylemiştim, bu bir yorum tabii... Reklam mantığının biricik ilkesinin, arz edilen ürün ya da hizmete talep yaratmak olduğu, bunun için de, dolaylı-örtük kamçılama yollarının da kullanılabileceği gerçeğinin altını çizmek için iyi bir bahane gibi geldi. Niye bu konuyu açmaya ve dolayısıyla bir bahaneye gereksinim duydum peki? Vejetaryen olmadığım, olmayı da düşünmediğim için. Şöyle ki...&lt;br /&gt;İstanbul’un en işlek ve hatırı sayılır anacaddelerinden birinde, gayet müstahkem bir mevkide, koca bir et lokantası. Dersiniz ki, yeryüzünün mevcut neon gazlarının yüzde 70’i falan burada depolanıyor. Işıl ışıl. Nedir, lacivert gecede bir yanıp bir sönen amblem? Sevimli mi sevimli bir kuzucuk! Hadi hadi, çekinmeyin girin içeriye, canınız mis gibi bir kebap çekmiştir, ya da ne bileyim, ağzınıza layık bir ızgara. Yaaa, yiyebilirseniz yiyin de göreyim. O kuzucuk sürekli gözünüzün önüne gelecektir, hiç uğraşmayın. Tabağınızda duran; çatal, bıçak, dişle parçaladığınız, öğüttünüz et, belki de birkaç gün önce anneciğinin yanında neşeyle hoplayıp zıplıyordu. O neon çubuklarıyla çizilmiş kuzucuk, tabağınızdaki desen gibi, yanıp yanıp sönmektedir şimdi.. Ağzınıza tek lokma götüremezsiniz ki, boğazınıza dizilir diyeyim...&lt;br /&gt;Öyle kasaplar da vardır. Et almak için girer, bir anlık tereddütten sonra, adres sorup çıkarsınız. Çünkü, güya, şirinlik diye, reklam olsun diye içi doldurulup ortalık yere konulmuş bir kınalı kuzuyla göz göze gelmişsinizdir. Ya da çengellere asmışlardır bütün koyunları, popolarına da kırmızı elişi kâğıdından süsler takmışlardır. Böyle bir yabancılaştırma efekti, görülmüş şey midir yahu! Kendinizden iğrenerek kaçarsınız oradan...&lt;br /&gt;Denilebilir ki, bunları görmesek bile, o etin masamıza servis yapılmadan önce, böylesine sevimli, kanlı canlı, zararsız bir hayvancık olduğunu bilmiyor muyuz ki... Biliyoruz tabii... İyi de, biz zaten içgüdülerimizle, damak zevkimizle, beslenme dürtülerimizle etik arasında mücadele verirken, vejetaryenlik modasına karşı kahramanca direnirken; işi et satmak olan zevat, hangi akla hizmet, hem bizi hem kendisini sırtından hançerler de, müşterisine moral çöküntü yaşatır, vicdan azabına sürükler?&lt;br /&gt;İşte, reklama iki farklı bakış. Biri, şeyini keseceği, canını yakacağı çocuğu bile, güle oynaya gelip paşa paşa teslim olur hale getiren bir yaklaşım. Öbürü, müşterisinin yüzüne karşı, “bre vicdansız, hiç mi için sızlamayacak şu masumu yalayıp yutarken” diye bağırarak kaçıran bir yaklaşım.&lt;br /&gt;Şöyle de bakılabilir. İkinci kesim, yani benim alıklar kategorisine koyduğum reklam mantığından habersiz olanlar, daha dürüst davranıyor belki de. Sigara paketlerinin üstüne, bizzat satıcının, “sağlığa zararlıdır” diye yazması gibi. Bu da tartışılabilir. Bir dahaki sefere...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-5989754082846039315?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/5989754082846039315/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=5989754082846039315' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/5989754082846039315'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/5989754082846039315'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/reklam-m-yabanclatrma-efekti-mi.html' title='Reklam mı, Yabancılaştırma Efekti mi...'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-1862432555729035747</id><published>2007-09-07T05:53:00.001+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.175+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Sallama Otantizm...</title><content type='html'>Kim bilir kaç kere yazdım, bu ülkeye bayılıyorum diye... Geçenlerde Ankara’ya gittim de, bu lafı bir daha haykırmak geldi içimden.&lt;br /&gt;Onuncu Yıl Marşı’nı günde beş vakit dinlemenin etkisi midir nedir, demir ağları kullandım yolculukta. Trenle şehirlerarası yolculuk deyince, ille yemek vagonuna binip, iki tek atmak gelir aklıma öncelikle. Aslında itiraf edeyim, bu, yolculuğu eğlenceli kılmanın bir yolu... Yok, ille yemek yiyerek, içerek gitmekten bahsetmiyorum... O vagondan geç bir vakit çıkıp, yerinize doğru ilerlerken seyredebileceğiniz insan manzaralarına bayılırım.&lt;span class="fullpost"&gt;Hani, pek bir çalımlı, oturaklı, önemli şahsiyet edalı baylar, hayır kurumları üyelerinin karikatürize edilmiş hali frapan bayanlar vardır ya trene binerken. Siz onları bir de koltuklarında kaykılmış, “kenarları nemlenmiş” ağızları bir karış açık, saç baş dağılmış, hırıldayıp horlarken görün... Neyse...&lt;br /&gt;İlk darbe, garsondan geldi... İçki olarak sadece iki şişe bira veriyorlarmış. Önce bozuldum, ama, gayet makul bir nedenle bu uygulamaya geçildiğini öğrenince, yatıştım: Geceyarısından sonra tren çok sarsılıyormuş (güzergâh mı bozuluyor, tren o saatte yoruluyor mu, uykusu mu geliyor nedir bilemem tabii; ayrıca saate endekslenirse bu uygulama, gündüz yolculukları ne olacak?); yemeğe oturanlar da genellikle o saati geçiriyorlarmış (yahu, trenin hareketiyle o meşum saat arasında otuz dakika var zaten); sonra yerlerine dönmek istiyorlarmış (e, orada yatırmazsınız ki); trenin sarsıntısına alkol de eklenince, yolcuları rahatsız ederek ilerliyorlarmış (alkole ne hacet , en ayık akrobat bile denge tutturamaz ki). “Hmmm, iyi düşünmüşsünüz” dedim tabii.&lt;br /&gt;Ankara... Bir başka kent orası canım. Orada sevdiğim çok insan olmasa toplu bir analizine girişeceğim ama, birkaç anektodla yetinmeyi tercih edeceğim.&lt;br /&gt;Trafik lambalarının üzerine dijital sayaçlar koymuşlar. Diyelim yayalara kırmızı yanıyor ve durdunuz. Işığın üzerindeki göstergeye bakıyorsunuz. Size ne zaman yeşil yanacağı, geri geri giden saniyelerle belirtiliyor. Siz geçerken de, arabaların gözü dikiliyor göstergeye. İyi hoş da, benim gibi rahvan bir adamsanız, bu, panik vesilesi oluyor. Önünüzde daha epeyce adım var ve gösterge şöyle: 6... 5... 4... Koşsan koşamazsın, vazgeçip dönsen dönemezsin, haydiii, bir soğuk ter... İnsanın ne zaman öleceğini öğrenmesi gibi bir şey bu... Ama metroya diyecek yok... Önceleri, acaba çıkış yolunu arayan deney fareleri nerede diye bakınıyorsanız ve kendinizden kuşku duyuyorsanız da, bu açıkça haksızlık... Bir ay gidip gelseniz, artık kaybolmazsınız.&lt;br /&gt;Sonra bir büfeci, “Ankara, memurlar ve bürokrasi kenti” sözünü kanıtlıyor size. Kızılay’da koca bir büfe. Koca büfenin koca camekânına yanaşıyorsunuz. Camekân, şöyle bir karışlık aralarla açık. Bir karış soldakine gidiyorsunuz, bir paket sigara istiyorsunuz, her iki tarafa da bakan adamdan. Diyor ki: “Yan taraftan.” Ne o yerinden kıpırdıyor, ne siz. Ama alışveriş, sağdaki açıklıktan gerçekleşiyor... Prensip meselesi...&lt;br /&gt;Ya o kebap sarayı... Ha, Ankara’da mütevazı ünvan da pek yok... Neyse, bu ayrı konu, şu Emek’teki “Karakter Market”i anlatırken değinirim buna... Görkemli bir lokanta... Evlerin Şark köşesi tarzında düzenlenmiş, ama daha zevklisi... Her şey, garsonlar, komiler, dekorasyon, kıyafetler, masa üzerlerindeki gravürler, mönü falan, Türk mutfağının göbeğine düştüğünüzü bangır bangır bağırıyor. Güzel... Yediklerimiz birinci sınıf. Sonra bir de çayla taçlandıracaksınız doğal olarak bu otantik yemeği. Siparişin ardından, bakraç içinde şeker geliyor masaya... Abartmışlar da diyorsunuz, seviniyorsunuz da ayrıntı atlamamalarına... Sonra çay geliyor. O ne? Fincanda... Kupada... Ulan, ince belli bardağa nooldu? İçinde ne var? Lipton çay poşeti!&lt;br /&gt;Seviyorum işte, naapim...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-1862432555729035747?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/1862432555729035747/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=1862432555729035747' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/1862432555729035747'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/1862432555729035747'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/sallama-otantizm.html' title='Sallama Otantizm...'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-2341982846218076216</id><published>2007-09-07T05:52:00.001+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.176+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Sadık Bir Hiyerarşist</title><content type='html'>“İnanabiliyor musun Durmuş, adam sürekli o merdivenin tepesine tırmanıp tırmanıp iniyor.” Claudia, mahallenin bakkalını anlatıyor. Genellikle grossmarketlerden toplu alışveriş yaptığımız için, nadiren, acil bir şey gerektikçe uğradığımız bu dükkân, birden gözümde büyük önem kazanıyor. Eh, ne de olsa, halkla ilişkiler uzmanı Claudia, ama, sosyolojik analiz de benim işim olduğundan, gülmem gerektiğini düşündüğü halde, yüzümde yarı gölgeli bir ifade belirmesine şaşarak, sürdürüyor: “Geçen gün ben oradayken, bir adam rakı istedi. Bakkal, bir yandan merdivene tırmanırken, bir yandan da ‘içki isteyenlere hiç tahammülüm yok, satması en zor şey’ diye söyleniyordu; kendimi tutamadım, güldüm.”&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Ben de acı bir kahkaha patlattım, ne yalan söyleyeyim. Ama, acı’nın altını çizmeliyim.&lt;br /&gt;Hiyerarşinin, yalnızca insanlar arasında geçerli olan ve emir-komuta içeren bir ast-üst ilişkisini belirttiği sanılır genellikle. Oysa, bizim bakkal, bunun böyle olmadığının çarpıcı örneklerinden birini sunuyor.&lt;br /&gt;Hiyerarşi, eninde sonunda, bir sıralamaya tekabül eder. Önemliden önemsize, seçkinden sıradana doğru bir sıralama. Peki, günümüzde, bu sıralamayı belirleyen biricik gösterge, satış değil mi? Hangi televizyon en çok ratingi almışsa, o birinci. Kimin kaseti en çok satıyorsa, o en sanatçı. Kimin bilançosunda kâr hanesi daha şişkinse, o en yüce. Kim daha çok cinayetten, gasptan, suikastten, eroinden falan lekeliyse, o en vatansever.&lt;br /&gt;Bu, en’ler, işte toplumsal hiyerarşiyi belirliyor. Rezalet ortada ama, bizim bakkal da Henri Bergson değil ki, bundan etkilenmesin. Adam bakıyor mallarına, en çok satılanların, yüksek değer taşıdığını düşünüyor. Fiyat değil, sürüm sıralaması yapıyor. Haliyle ucuzluk, ikinci plana düşüyor, pazar payı öne çıkıyor. Üstelik, kendisini kutlamak lazım ki, bütün zahmetleri göğüsleyerek, nifak tohumlarına izin vermiyor ve toplumun kabullendiği hiyerarşiye harfiyen uyuyor. Zaman zaman, Claudia’nın aktardığı örnekte olduğu gibi, isyan ediyor, mırıldanıyor, tahammülü kalmadığını fısıldıyor ama, çark böyle dönmeye devam ediyor...&lt;br /&gt;Ne de olsa, bir küçük mahalle bakkalı tabii. Gene de, Eisenstein’dan bu yana, hiyerarşinin basamaklarla, merdivenle sembolize edildiğini, yani bir reel yükseklikle dışavurulduğunu, sezgisel olarak anlamış. En çok satılanlar tabii ki en üst raflara konulmalı ve onlara ulaşmak için, teker teker basamaklar tırmanılmalı.&lt;br /&gt;Bu kadarla da kalmıyor ki; bakkalın felsefesi, tahmininin çok ötesinde derinlik taşıyor. Bakın şimdi, kendisi halk, tamam mı, tepedeki güzide malı, yine halktan başka birine ulaştırmanın yolu, yani sürümünü artırmanın, piyasasını genişletmenin yolu, yine kendisinden geçiyor. Canı çıka çıka uzanıp alıyor malı, aşağıdaki talepkâra ulaştırıyor. Hani günün birinde, dellenip de, “satmıyorum ulan!” deyiverse, hiyerarşi, tepetaklak oluverecek. Böyle de bir güç barındırıyor aslında özünde.&lt;br /&gt;Ben biraz umutluyum. Zavallıcığın, merdiven imgesine bağlılığı, isyanını getirecek sonunda. Tek korkum, benzerlerini izleyerek, en çok satışı, kendisinin de en kolay yapabileceği yolu keşfetmesi, iyi satan malları tezgâha, elinin altına dizmesi. İşte o zaman, toplum hapı yutmuş, direnen kalelerinden biri daha yıkılmış demektir.&lt;br /&gt;—Bakkaldan bir şey lazım mı Claudia?&lt;br /&gt;—Bir kilo soğanla iki ekmek.&lt;br /&gt;Soğan mı? Bakkal soğan da mı satıyor? Dalgın yürürken bunu düşünüyorum. Sanırım, ajitasyonla adamı konumunda kalmaya ikna çabam yetersiz kalacak. Ufak ufak bir marketleşme eğilimi var demek ki teresin. Gitti gider artık...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-2341982846218076216?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/2341982846218076216/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=2341982846218076216' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/2341982846218076216'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/2341982846218076216'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/sadk-bir-hiyerarist.html' title='Sadık Bir Hiyerarşist'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-4212956000705310860</id><published>2007-09-07T05:50:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.176+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>5 X 125</title><content type='html'>Steven Spielberg’ün hazırladığı, kısa kısa öykülerden oluşan bir televizyon dizisi vardı, anımsar mısınız? “Amazing Stories”, gerçekten de fantezinin sınırlarını zorlayan, inanılmaz öykülerden oluşurdu ama, hepsinin temelinde, gerçek dünyaya, yaşadığı çevreye, etrafına dikkatle, ayrıntıları atlamadan bakan bir çocuğun muzipliğinin yattığını görebilirdiniz ve bu sayede, o şaşırtıcı, garip olayların belki de siz görmeden, az ötenizde cereyan ettiği gibi bir duyguya kapılır, biraz gözlem, biraz da hayal gücü süslemesiyle benzer senaryoları kolayca yazabileceğinizi düşünürdünüz. Bilmem, vurgulamaya gerek var mı, bilim-kurgu’dan bahsetmiyoruz.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Bu aralar, bu konuya takmış vaziyetteyim. Nasıl oluyor da, Şark havasının, toprağa bağlılığın, onlarca uygarlığın efsanelerine yataklık etmişliğin beldesinde, düş gücünün, söylentilerin, tevatürlerin Türkiyesi’nde, bugün böyle yapıtlar üretilemiyor? Fanteziler seksten, hayaller hurafelerden ibaret. Doğru dürüst asparagas bile yok ortada. Besbelli, kimsecikler destanlara, masallara falan bakmaktan geçtik, etrafına bile bakmıyor. Ya da, bakıyor ama, etrafı birkaç bar, gece kulübü ve Amerikan magazinlerinden ibaret. Onları yansıtıyor, taklit ediyor; en fazlasından, hurafelere bel bağlıyor günümüz yazarları, yönetmenleri. Böyle olunca da, bu ülkenin sokaklarında akıp giden gündelik hayattan izlenimler, tanıklıklar aktaran bir sosyolog, fantezi yazarı gibi algılanıyor. Tamam tamam, benzer şikâyetleri, daha önce de dile getirmiştim bu sayfalarda. Ama n’aapim?&lt;br /&gt;Mesela, matematikte yepyeni sayısal bağlantılar kurarak değişik hesaplama yöntemi geliştirmiş bir minibüs şoföründen söz etsem, kim inanır şimdi bana?&lt;br /&gt;Claudia’nın o şatafatlı Range Rover’ı sefil bir İSKİ çukuruna yuvarlanıp “zedelendiğinden” beri (nedense, “hurdaya çıktı” tanımı yerine bunu tercih ediyor), benim mütevazı BMW, kendilerine tahsis edildi. Eh, fırsat bu fırsat, katılacağım bir radyo programına gitmek için, minibüsü tercih ettim. Ne de olsa, beslenme kaynaklarımla arada bir sıcak temas kurmalıyım. Tam, minibüse binmekten de ne kelime, anamdan doğduğuma bile pişman olmuşken, son binen beş kişilik ailenin ayakta en rahat durabilen üyesi, sordu: “Kadıköy ne kadar?” Yolculardan biri 125 bin lira olduğunu söyledi. Adam, yanılmıyorsam 1 milyon lira uzattı şoföre, “beş kişi alır mısın” diyerek. Bu arada, “İnecek var” demek için ağzımı açarsam ortalığın berbat olacağını bildiğimden, bir yandan soğuk ter döküp, bir yandan da kırmızı ışığa denk gelsek ve bu kez bizim şoför kurala uyup dursa da, kendimi dışarıya atıp canımı ve minibüsü kurtarsam diye dua ediyordum ki, Karadenizli şoförün beş adet 125 bini hesaplayışını duydum. Aynen aktarıyorum: “300... 400... 450... 525... 625!” Sonuç doğru! Ve fakat, o doğruya ulaşana kadar geçilen ara toplam aşamalarındaki keramet nedir? Nasıl bir dizge bulmuş bu adam?&lt;br /&gt;Bu matematik dehasını kısa günün kârı olarak sayarken, radyo binasının yanındaki bir büfeden sigara almak istedim. Burada da, görecelilik kuramı üzerine bir ders alacağımı nereden bilebilirdim ki? “Kısa Camel var mı‚” dedim büfeciye... Sanki bir havuz problemi sormuşum gibi bir müddet baktı yüzüme, gözlerini hafif kısıp hesaplar yaptı. Sonra, raflara uzandı, bir elinde uzun Marlboro, bir elinde uzun Camel belirdi. İkisini yan yana getirdi, boylarını ölçtü. Ben dehşetle izlerken ve bir yandan da, dalga mı geçiyor diye endişelenirken, o, Marlboro’yu bırakıp, hanımların rağbet ettiği Eve sigarasını aldı raftan. Eve, uzun Camel’dan daha uzun. İkisini uzattı bana doğru. “Var galiba” dedi. Uzun Camel sigarasından bir tane yakarken düşündüm... Bu gösteriden sonra, sigaramı şöyle isteyeceğim: Camel ailesinde yer alan sigaralar içinde, boyca kısa olanından var mı?&lt;br /&gt;Pöh! “Amazing Stories”miş...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-4212956000705310860?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/4212956000705310860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=4212956000705310860' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/4212956000705310860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/4212956000705310860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/5-x-125.html' title='5 X 125'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-7969323944155002992</id><published>2007-09-07T05:48:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.177+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>İyi Niyetli Densizlikler</title><content type='html'>Zaman zaman, eski fotoğrafların yer aldığı albümleri karıştırmaktan kim hoşlanmaz ki? Geçen gün, yıllar öncesinden kalma bir fotoğrafıma bakarken, iyi niyetli densizlikleri düşündüm...&lt;br /&gt;Yurtdışından bir izin dönüşümde, ilk gençlik yıllarımın arkadaşlarıyla, her zaman gittiğimiz çay bahçesinde buluşmuştuk. Bu buluşmanın iki gün öncesinde de, bazı bürokratik işlemler için gerekli vesikalık çektirmek için, yine beni çok eskiden tanıyan Erzurumlu bir fotoğrafçının stüdyosuna uğramıştım. Neyse, arkadaşlarla sohbet ediyorduk. Ama, benim çalımımdan geçilmiyor tabii. Arkadaşlar da aralarından benim gibi bir cevher çıkarmanın yarı kıvancı yarı hasetiyle ağzımın içine düşercesine anlattıklarımı dinliyorlar... &lt;span class="fullpost"&gt;Bir ara, fotoğrafçının çırağı geldi masamıza ve ustasının selamını söyleyerek, vesikalıkların içinde olduğu zarfı ve ayrı olarak da, gururla, mütebessim bir halde, vesikalıklardan büyütülmüş kartpostal ölçüsündeki fotoğrafımı uzattı. Masadan kahkahalar yükseldi. Ben, bir kalbin içindeyim. Çok teşekkür ettim, ustasının, artık büyük adam olmuş eski tanıdığına bu güzel jesti için. Bu teşekkür, aynı zamanda, masada süren egemenliğimin bitişini ilan etmem oldu. Daha doğrusu, egemenlik alanım değişti, masanın komik unsuru olarak seçkin konumumu sürdürdüm.&lt;br /&gt;Vardır böyle şeyler. Sizi son derece güç duruma düşürmelerine karşın, iyi niyetlerinden dolayı gözünüzü yaşartacak insanlar hep bulunur çevrenizde. Şu, kimkime dumduma ortamda ne iyi ki mi demeli, başınıza gelenlere bakıp ne yazık ki mi demeli, bilemiyorum.&lt;br /&gt;Hani vardı ya, kendinden kırışık kumaşlı gömlekler yeni yeni piyasaya çıktığında, kendime üç ayrı renkte almıştım. İlk giydiğimde, artık temizlikçim olmaktan çıkıp teyzem olmuş Ferhunde Hanım, bir ağıt tutturmuştu ki, demeyin gitsin. Ah, benim mürüvvetimi göremeden ölecekmiş, halbuki evde bir kadın olsa, ben böyle kırış kırış gömlekle mi gezermişim; anacığım bu halimi görse ne dermiş... Bir türlü anlatamadım, bunun gömleğin özelliği olduğunu. Ben evde yokken, sen gömleklere bir giriş. Be kadın, nasıl yaptın nasıl ettin de, çarşafa çevirdin canım şeyleri! Eline sağlık dedim tabii...&lt;br /&gt;Hay Allah, ne yapar şimdi, hayatta mıdır acaba Ferhunde Hanım. &lt;br /&gt;Bu gömlek olayının üzerinden çok geçmeden de, Hatay’dan binbir rica getirttiğim, yapılması pek zahmetli, sürk adlı küflenmiş peynirimi, bozulmuş olduğu gerekçesiyle çöpe atmıştı. Bitecek korkusuyla gıdım gıdım yediğim biricik mezeme içim yandıysa da, yanağından bir makas aldım.&lt;br /&gt;Ama, bir şair büyüğümün, eliyle yazıp armağan ettiği, çerçeveletilmek için masamın üzerinde bekleyen şiirin yer aldığı kâğıdı, arka yüzüne beni arayanları not almak için mahvetmesini kabullenemedim. “Yazarken, kalem bu kadar bastırılmaz” diye çıkıştım.&lt;br /&gt;Bir eski fotoğraf, neler düşündürdü, bakar mısınız...&lt;br /&gt;Claudia ile atışmıştık biraz. Hafif alkol aldı mı, dengesini sağlamakta zorlanır. Bu son cümledeki bilgi çok önemli. Bizim atıştığımızı gören değil de sezen bir dostumuz, ille gidip birşeyler yiyelim diye tutturdu. Yahu istemez! Yok, iyi niyetli ya, dostlarının atışmasına üzülmüş ya, üstüne basılmış ciklet gibi yapışıp sünüyor böyle durumlarda dostlar. Gittik, kırmamak için. Atışmamız iki misline çıktı alkolle ve restoranın merdivenlerini kısa yoldan indi Claudia. Şimdi, bacağı alçıda  oturuyor karşımda. Ben albüm karıştırıyorum. Küsüz...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-7969323944155002992?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/7969323944155002992/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=7969323944155002992' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/7969323944155002992'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/7969323944155002992'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/iyi-niyetli-densizlikler.html' title='İyi Niyetli Densizlikler'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-8543319621370995732</id><published>2007-09-07T05:46:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.178+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Ne Yardan Ne Serden Sistemi...</title><content type='html'>Ben, Saint Joseph’teydim o yıllar, Tacettin okulu bırakmış pazarcılık yapıyordu. Ama, kitap kurduydu ki, demeyin gitsin. Benim için yalnızca herhangi bir sosyolog, ekonomist kategorisindeki Marx, onun için dünyanın bütün kapılarını açacak sihirli formüller üreten bir dâhiydi. Romantik yıllarımızdı. Halk için birşeyler yapacaktık. Bu, benim mayamda vardı aslında. Aaa, Hadi Uluengin de öyledir bakın. İkimizin ailesinde de, hizmetçilere iyi davranılır; yediğimiz yiyeceklerin artanından verilirdi. Hor görülmez, etlerinden sütlerinden faydalanılıp bir kenara atılmazlardı. Böyle halkçı bir ortamda yetiştik biz!&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Tacettin anlatırdı, biz dinlerdik. Öğretmen gibi görürdük onu, biraz da sınıfsal konumumuzun utancı ve çelişkilerinden gelen bir ikiyüzlülükle... Gel zaman git zaman, ilişkimiz soğumaya, benim ayaklarım yere basmaya başlamışken, bir çay bahçesinde karşılaşmıştık. Sıkıntılıydı. Kim bilir kaçıncı kez gırtlağına kadar borçlanmış, işini batırmıştı. “Yahu,” demişti dalgın dalgın, “ben ‘Kapital’i su gibi bilirim. Birinci cildiyle üçüncü cildi arasındaki çelişki konusunda on bir makale yazdım. Nikitin’in ‘Ekonomi Politik’inin tozunu attım. Baran, Sweezy, Magdoff çocuk oyuncağı benim için. Sermaye, kâr, genişletilmiş yeniden üretim, kapitalizmin konjonktürel dalgalanmaları falan keza...” Sonunu neye bağlayacağını bekliyordum; içini çekmişti, gözleri uzaklarda, “nasıl oluyor da,” demişti, “bir karpuz satmayı beceremiyorum? Keçiköylü Şahap, okuma bilmez, paraya para demiyor...” Bir an, üzülme, demeyi düşünmüştüm; Marx, Kapital’i en meteliksiz yıllarında yazmıştı; ama, bu Tacettin’i teselli etmezdi. Başka bir söz bulmuştum Marx’tan, Şahap’a uyarlamıştım: “Bilmiyorlar, ama, yapıyorlar.”&lt;br /&gt;“Ben senin!” der gibi bakmıştı ve susmuştu Tacettin.&lt;br /&gt;Hey gidi... Aradan yıllar geçmiş. Gene de, zaman zaman, Tacettin’in o bakışı, o kırgın suskunluğu gelir aklıma. Özellikle, bütün bildiklerim, hiç olmadık bir anda, hayatın karşıma çıkardığı kıytırık bir problem karşısında acınacak durumlara düştüğünde... Ailem, sanki böyle anlarımı düşünerek seçtikleri soyadlarına uygun bir de ad vermiş bana... Bazı olgular, yokuşun başından bırakılmış bir top gibi yuvarlanarak geçip gidiyor önümden; hiçbir şey yapamamanın, izah edememenin eblehliğiyle izliyorum yalnızca. Mesela...&lt;br /&gt;Mesela, Ahmet Altan... Görüşlerine büyük yakınlık duyarım, özellikle ekonomi alanından elini çeken devlet talebi, pek hoştur. Siyasal denetim mekanizması olarak da devletin çekip gitmesini ister. Ve bu taleplerin, sosyolojik karşılığı da vardır. Ama, geçen gün televizyonda, korsan kitap satışına karşı, devleti göreve çağırıverdi! Bakın şimdi... En gelişmiş liberal sistemler, devleti, anti-tekel bir denetim görevine iteklemişken, ikide bir oralardaki uygulamayı örnek gösteren Sayın Altan, işin ucu kendisine dokununca –buna, yazarlar yetişmez olacak, kültürel çoraklaşma tehlikesi falan diye de şekil vererek– bütün teorilerini bir yana bırakıp, bu bize özgü hür teşebbüsün karşısına devleti koyuverdi. Üstelik, korsan satışı önlemek amacıyla bandrol uygulamasını savunarak, siyasi denetime de kapı araladı...&lt;br /&gt;İşte ben böyle durumlarda, durup bakıyorum sadece, Tacettin gibi... Yok çünkü bunun sosyolojik bir izahı. Kişisel izahı olabilir tabii, ama, şimdi yeri değil, Ahmet Altan’ı adlandırmanın... Bu şahıs karşısında, benzer bir durumu, Diyarbakır’da çöplükten yiyecek toplayanlara ağıt yaktığı zaman da yaşamıştım... Yok ki, ne yardan ne serden diye bir kategori bilimde yahu... Koşulsuz ekonomik liberalizm isteyeceksin, sonra da, çöplükten ekmek arayanlara üzüleceksin, korsan yayıncılara kızacaksın... Anlamadım gitti vesselam... Yoksa, Marx’ın sözü, yanlış mı çevrildi... Gidip bir bakayım orijinalinden, acaba, “Bilmiyorlar, ama, konuşuyorlar” mı demiş... Tacettin’i bulsam da dertleşsek...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-8543319621370995732?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/8543319621370995732/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=8543319621370995732' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/8543319621370995732'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/8543319621370995732'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/ne-yardan-ne-serden-sistemi.html' title='Ne Yardan Ne Serden Sistemi...'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-3192323451888116866</id><published>2007-09-07T05:18:00.001+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.179+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Haldun Taner, Niye Dalga Geçsin ki?</title><content type='html'>Claudia’nın ağzı bir süredir kulaklarında... Galatasaray şampiyon oldu ya. Beni de, durduk yerde Fenerbahçeli ilan edip kızdırma fırsatı yakaladı ya. İşin garibi, ben de yavaş yavaş bu role ısınıyorum. Bunda, canlı bir ortamın ancak farklıların, karşıtların bulunduğu yerde yakalanabildiğini düşünmem de etken oldu doğrusu. Fark ettim ki, mazbut bir adam olarak, günümün önemli bir bölümü evde geçiyor ve iş alanlarımızın bazı kesişme noktaları içermekle birlikte aslolarak farklı alanlar olması, beğenilerimizin örtüşmesi, ya da, fevkalade demokrat yapımız gereği birbirimizin yapıp ettiklerine karışmayışımız, bir monotonlaşma tehlikesi de getiriyor beraberinde.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlardaki en cıvcıvlı günler, benim Fenerbahçe lafını ağzıma aldığımda yaşandı. Bu tatlı didişme ortamı, bir canlılık getirdi yaşantımıza. Aslında Fenerbahçe hiç umurumda olmamakla birlikte, bu yüzden, bir oyunu sürdürmeye karar verdim.&lt;br /&gt;Ve fakat -hadi, futbol deyimi kullanayım- bu atışmalar biraz fazla tek kale maça döndü. Elimde, “bizim takım” (hâlâ alışamadım bu lafa, yadırgıyorum) lehine kullanabileceğim ve Claudia’ya savurup “n’aaber?” diyebileceğim hiçbir şey yok çünkü. Daha doğrusu, yoktu... Haldun Taner Usta, imdadıma yetişene kadar...&lt;br /&gt;“Hani bazı kadınlar vardır, hödük koca ile düşe kalka eblehleşir, içleri kararır, ispinoz gibi susar otururlar, ama iyi bir kavalye bulunca açılır, dans eder, bülbül gibi şakımaya başlarlar, işte Fenerbahçe de biraz böyledir. Bakarsınız bir hafta Yeşildirek’le berabere kalır, öbür hafta gider, Londra’da Manchester City’ye İngiliz futbolu öğretebilir.”&lt;br /&gt;Bunları okur okumaz, yüzüm ışıldadı... Döndüm bizimkine, “Biliyor musun,” dedim, “Galatasaray’ın iyi bir takım olduğuna ikna oldum.” Kahretsin! Bir sosyolog, insanlarla ilişkisinde, bir parça “poker face” olabilmeli, yani duygu ve düşüncelerini -bizim örnekte arkaplandaki hinliği- yüzüne yansıtmamayı bilmeli. Nedense bunu beceremem. O pek hoş hafif gerdan kırık ve el kalçaya doğru harekete geçmiş tavrını alarak dikti gözünü yüzüme. Mecburen sürdürdüm: “Yani, hani Galatasaray, Fenerbahçe karşısında galibiyete hasretmiş ya, işte o, iyi takım olması yüzünden. Çünkü Fenerbahçe, karşısındaki takımın hak ettiği kadar oynamak üzere sahaya çıkıyor.”&lt;br /&gt;Bu bir taşla birkaç kuş oluyor tabii. Küme düşmek üzere olan takımlara karşı, neden puan kaybettiğini de açıklayan anahtar bir tahlil var artık elimde. “Amaaan,” diye düşünüyor bizim takım, “bunlara karşı oynasam ne olur, oynamasam ne olur...”&lt;br /&gt;Anlamadım ki, niye güldü... Ne olmuş yani, Haldun Taner, Galatasaray’lıysa? Demek ki, bu, onun objektifliğini gölgelemiyor... Niye ben safmışım? Allah Allah... Hişt, Claudia, baksana biraz buraya... &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-3192323451888116866?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/3192323451888116866/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=3192323451888116866' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3192323451888116866'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3192323451888116866'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/haldun-taner-niye-dalga-gesin-ki.html' title='Haldun Taner, Niye Dalga Geçsin ki?'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-3395015887618968244</id><published>2007-09-07T05:16:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.180+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>İnadına Takım Tutmak</title><content type='html'>Claudia, aslen Arsenal futbol takımının taraftarıdır ya, Türkiye’de nedense Galatasaray’ı destekliyor. Geçen sene, şampiyon olduklarında, arabadan bayrak sallama turuna bile çıktık. Ben futboldan hiç anlamadığım ve seyrinden de keyif almadığım için, tarafsız kalmayı ve onun sevinmesini tercih ediyorum. Yani bir tür “dolaylı taraftar”lık. Yarın öbür gün, Çemişkezek takımını desteklemeye karar verirse, o da uyar bana.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Zaman zaman, bu konuda bu kadar “angut” olmama bozulduğunu ifade eder daha veciz kelimelerle. İnsan hem sosyolog olur, hem de böylesine derya bir alanı nasıl görmezden gelirmiş! Laf... Sanki görmezden gelmek mümkünmüş de... Nereye baksam, futbol. Tabii, gözlem amacıyla ilgileniyorum, ama taraftar değilim ve keyif almıyorum, hepsi bu. Biz şampiyonluk turu atarken, arabada soğukkanlı bir bilimadamı ifadesiyle somurtmamın yersiz kaçacağını bildiğimden, ilgileniyor görünmek için, neden Galatasaray’ı desteklediğini sordum. Efendim, pek aristokrattır kendileri, Galatasaray’da da böyle bir hava varmış! Hepsi efendi insanlarmış, vizyonları genişmiş, Avrupalı kafasına sahiplermiş, piyasadaki entellektüellerin çoğu, onların okulunda okumuşmuş falan... Anlaşıldı ki, takımın oynadığı futboldan ziyade, kurumun toplumsal statüsü ilgilendiriyor bizimkini... İyi, ben karışmam.&lt;br /&gt;“Mesela” dedi, kornalardan, çığlıklardan güç bela duyabildiğim bir sesle, “şimdi şurada Fenerbahçeliler şampiyonluk kutluyor olsaydı, rezillikten geçilmezdi.” Bu arada trafik tıkanmış, arabalar yayalar iç içe, bizimki bayrağını düşürdü. Kapıyı açmasına imkân yok, camdan sarkmış yarı beline kadar, almaya uğraşırken, hemen dibimizdeki kamyondan bir takımdaşı atladı, bayrağı aldı, uzattı. Teşekkür etmesini beklerken, Claudia’dan bir çığlık! Herif o meyanda, Avrupalı kafasıyla aldırış edilmeyen meydana çıkmış göğüs olayına da girmemiş mi! O ara trafik de açıldı, herif camdan cama bize sırıtarak “cim bom bom” diye bağırıp savuştu... Hehe, bayılırım aristokratların küfür dağarcığına... Münasebetsiz adam, tam içine etti bizimkinin derin analizinin...&lt;br /&gt;Bu olaydan sonra da, Galatasaray sutopu takımında oyunculara verilen onur kırıcı cezalar açığa çıktı. O okuldan yetişmişlerin bir dizi kepazeliği de eklenince bunlara, şimdilik Claudia, taraftarlık gerekçesini, “iyi futbol oynuyorlar”a kadar indirgedi. Her ne kadar futbol bilgisi benimki kadarsa da!&lt;br /&gt;Bir ara, hayatımıza renk katsın diye, laf ola beri gele Fenerbahçeli olsam mı diye düşündüm. Sosyolojik olarak tutar bir tarafları yok ama, nasılsa hepsi aynı yolun yolcusu; üstelik Fenerbahçe, Galatasaray’dan ileride gidiyor puan olarak, demek daha iyi bir takım gibilerinden gerekçe de buldum hatta.&lt;br /&gt;Bu fikrimi Claudia’ya söylediğimde, AIDS olduğumu açıklamışım gibi baktı suratıma. Hayır, insanın canı sıkılıyor, bağımsızlığı zedelenmiş gibi geliyor böyle dolaylı taraftarlık halinde; ama, sağlam bir dayanak olmadan, burada ayak diremenin, tatsızlığa yol açmanın da âlemi yok. O sıra, Fener, ligin altında kim varsa puan vermeye başlayıp, liderligi de kaptırmaz mı! Kadınlar zalimdir... Be güzelim, biliyorsun ki, hiç ilgilenmem, biraz şamata olsun maksadıyla, bir kere söyledim Fener’i tutsam mı diye, senin yüzünden Galatasaray’lıyım... değil mi? Yok, bunları bilmezmiş gibi, bana bir Fener’li muamelesi, bir kızdırmalar...&lt;br /&gt;Hadii, durup dururken, olduk mu karşı kamplar! Vay vay vay... Ne illetmiş kardeşim takım tutmak. Ortada fol yok yumurta yok, beni bir hırs bassın mı! Benimle inatlaşan bir Claudia olsa neyse, sanki koca Fenerbahçe kulübü de kafayı bana takmış. Yahu, bir başarı gösterin de ben de şunu biraz kızdırayım diye bekliyorum, yok efendim, küme düşecek her takım, bizimkileri can simidi görüyor.&lt;br /&gt;Haydi buyurun... “Bizimkiler” mi dedim ben? Yok canım, akıl var mantık var, hiç anlamadığım bir konuda, birileri daha iyi performans gösterirken, bir takımdan “bizimkiler” diye söz etmem, hangi mantığa sığar? Entellektüel adam, meşin yuvarlağa niye ilgi duysun? Gözlemin ötesinde yani... Hadi duydu, niye taraftar olsun?&lt;br /&gt;Dur bakalım…&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-3395015887618968244?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/3395015887618968244/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=3395015887618968244' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3395015887618968244'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3395015887618968244'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/inadna-takm-tutmak.html' title='İnadına Takım Tutmak'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-3713206649861662516</id><published>2007-09-07T05:15:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.181+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Sosyolojinin Mizaha Dönüşümü</title><content type='html'>Aziz Nesin peşpeşe uluslararası ödül aldığında, bir yabancı meslektaşı, “seninki de iş mi” demiş, “Türkiye’de mizah yazarlığından kolay ne var. Etrafına bak, gördüklerini yaz. Bizim gibi oturup hikâye uydurmak zorunda değilsin”. Bunlar bir haset ifadesi değil inanın, adam gerçekleri dile getiriyor. Gülünç, aykırı bir durumda, ağızlardan dökülen, artık deyime dönüşmüş olan “tam Aziz Nesin’lik” lafı, aslında “yalnızca Türkiye’de rastlanacak bir tuhaflık” anlamı taşır. (Nitekim, Aziz Nesin’in, gericiliğin aydın katliamına bahane edilmesi de “tam Aziz Nesin’lik”tir.)&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Ben, şu “mizah yazarlığı Türkiye’de işten değil” saptamasının gerçekliğini, kendi yazarlık serüvenimde acı bir biçimde kavradım. Yıllarını toplumbilime adamış bir akademisyen olarak kaleme aldığım sosyolojik analizlerin hayattan aktarılan anektodlarla beslenmesi, herhalde yalnızca Türkiye’de, bilimsel makalelerin mizah yazısı olarak algılanmasına yol açabilirdi.&lt;br /&gt;Yo, hayır, kırgın değilim. Ama, acaba bir yöntem hatası mı yapıyorum diye düşünüyorum epeydir. Çünkü, analizler, gerçek hayatın gözlemlenmesine dayanmalıdır bence. Ve bu gözlemler, herhangi bir konuya ilişkin görüş beyanlarında, destekleyici faktör olarak aktarılmalıdır. İşte, karşılaştığım sorun, daha doğrusu alnıma vurulan “mizahçı” damgası, bu yaklaşımımdan kaynaklanıyor. Bu, giderek kısıtlayıcı bir işlev görmeye başlıyor. İnanın, karşılaştığım olayların bazılarını, okuyanlar inanmaz ve kurguluyorum sanır, böylece en fazlasından gülüp geçer ve haliyle akademisyen vakarım iki paralık olur kaygısıyla aktaramıyorum bile. Oysa, bu yazılarda aktarılan olaylar ve kişiler tümüyle gerçektir.&lt;br /&gt;Örneğin, bu yazımda, toplumumuzda, eziklik ve özellikle Avrupa karşısında duyulan aşağılık kompleksiyle, inanılmaz boyutlardaki böbürlenmecilik ve kendine güvenmenin koyun koyuna yaşaması çelişkisinin kökenlerine inmek istiyordum. Bu durup dururken aklıma gelmedi tabii. Zaten, insan yalıtılmış bir ortamda arpacı kumrusu gibi beynini kurcalayarak düşünce üretemez. Düşünce de hayatla devinen bir şeydir ve hayat, insanların içerisinde, sosyalleşmenin uzantısında olmak demektir. Kendinizi toplumdan soyutlayın yıllarca, kütüphaneye kapanın ve düşünürlük mertebesine ulaşmaya çalışın bakalım. Havagazı! En fazlasından, aktarmacı olursunuz ve içine dönük beyinden üretilenler, hayatta bir... halta yaramaz, hiçbir derde deva olmaz.... Konuyu dağıtmayayım da, bu yazıda, böyle bir olguyu irdeleme fikrini doğuran olayı anlatayım size. “Tam Aziz Nesin’lik” ya da “ister inan ister inanma”!&lt;br /&gt;Beyoğlu Deva Çıkmazı’nın tam karşısında bir kuruyemişçi var. Sigara almak için girdim.  Peşimden de, iki Japon kız, sürüsünden ayrılmış kuzu telaşıyla daldılar içeriye ve birşeyler sordular Japonca olduğunu sandığım bir dille. Bak şunlara! Önlerine gelen dükkâna dalıp, kendi dillerinde konuşabileceklerini sanıyorlar. Bu arada, bizimkiler, yabancı ülkeden gelen herkes karşısında yaşadıkları iki büklümlükle  duruyorlar ve içim eziliyor. Ama, içlerinden biri, tezgâhın arkasından çıkıyor bir omzu düşük halde, cevap veriyor kızlara. Hiç sürpriz değil, kızlar hiçbir şey anlamadan çırpınmayı sürdürüyorlar. Diyalog birkaç saniye sonra  bitiyor ve kızlar çıkıp gidiyor. Bu başarısızlığa baştan mahkûm girişim karşısındaki bıyık altından tebessümüm, aniden donuyor. Çünkü, bizim adam, arkadaşlarına dönüp “salak lan bunlar” diyor, “kendi dillerini konuşmaktan acizler”...&lt;br /&gt;Var mı böyle bir durum sıçraması ya! “Turist” görür görmez el pençe divan durma ezikliğinden, Japoncayı Japonlar’dan iyi bildiği iddiasına!&lt;br /&gt;Tabii, burada analiz, toplumsal yapıyla sınırlı değil, kişisel kompleksler de rol oynuyor. Üç satıcıdan önder konumda olanı, bu başarısızlığına daha iyi bir mazeret bulabilir miydi ki... Yabancılar karşısında ezilmek neyse ne, kendi aramızda en büyük biz! Bakın nasıl karmakarışık bir psikoloji.&lt;br /&gt;Ne alakası varsa, alın size bir de not: Helga’lar, Türk erkekleri için deli divane olur kenar mahalle geyiklerinde; aydın konferanslarında, Helga’ların ülkelerinin bizi geri kalmışlıktan kurtarması beklenir...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-3713206649861662516?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/3713206649861662516/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=3713206649861662516' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3713206649861662516'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3713206649861662516'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/sosyolojinin-mizaha-dnm.html' title='Sosyolojinin Mizaha Dönüşümü'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-5825526772452345533</id><published>2007-09-07T05:14:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.182+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Aayyretbiijib’aabii!</title><content type='html'>Tabiî, tam olarak yazıya dökmek biraz zor ama, buna benzer bir ses çıkardı, yüzüme yan yan bakarak. Her sinema dağılışında yaşanan itiş kakış –bakın, bunu da anlamam; “hadi kalabalığa kalmayalım” deyip erken davrananlarla, “bekleyelim, kalabalık dağılsın” diyenler, nasıl olur da çakışıp birbirine omuz atar?– sırasında, arkadaki kürklü kadının basıncı sonucu ayağına arkadan basarak ayakkabısını çıkardığım genç, “geçiş üstünlüğü” itişmesine anlayış gösterdiğini ifade için, siren sesi taklidi yapıyor sandım.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Bilimde yeri yok ama, hakikaten, “basiret bağlanması” diye bir şey var; özür dilerken, biraz banal de olsa, şakasından dolayı bu espritüel bıçkına sırıttım da. “Bi de sırıtıyo lâvuk!” Eh işte, basiret bağlanmayagörsün, böyle bir durumda bile, “lâvuk ne ki?” diye şimşek hızıyla düşünmeye başlıyorsunuz, bu arada, sırıtış pozisyonundan çıkmayı ihmal ediyorsunuz. Claudia kolumdan çekiştirip, “Kes şu gülmeyi, başımıza iş alacağız” dedi.&lt;br /&gt;—Kibarlık olsun diye, adamın şakacıktan çıkardığı sese gülümsedim hayatım, ne var bunda?&lt;br /&gt;—O ses çıkarmadı, bir şey dedi.&lt;br /&gt;—Hadi yaa, ne dedi?&lt;br /&gt;—“Hayret bir şey be abi!” dedi.&lt;br /&gt;Bu sözün genellikle “be abi”siz kullanımına tanık olmuşluğum, hatta “Hayret bir şeysin” şarkısını  dinlemişliğim çok, ama, bıçkın delikanlı, –“Ağır Roman” filminden çıkıyorduk– ağzında yayarak kendi biçemince söylediğinden, kelimeleri algılayamamışım. Claudia bir halkla ilişkiler şirketinde çalışıyor, haliyle, hemen anlamış.&lt;br /&gt;Profiterollerimizi yerken, düşündüm. Claudia’ya sorarsanız, oğlan “bir şey demiş”miş. Halbuki, bir şey demiş olmak için, dediğiniz şeyin bir anlam taşıması gerekir diye öğretmişlerdi bize. Bu lafı analiz ederseniz, bir siren ya da bir bekçi düdüğü sesinin yazıya dökülmüşünden daha az anlam taşıdığını göreceğinize inanıyorum. &lt;br /&gt;“Hayret”, bir tuhaflık karşısında duyulan şaşkınlık; şaşırma demek. Ardına “etmek” takılınca, şaşırmak oluyor. Yani, yalın olarak şaşılacak anlamı taşıdığı bir yer yok ki, “bir şey”le tamamlayasınız. “Hayret verici bir şey” olur, “hayret edilecek bir şey” olur, “şaşılacak bir şey” iyi olur; peki “hayret bir şey” nedir yahu? “Şaşkınlık bir şey”! Tam, şaşkınlara göre anlamında “şaşkın’lık”!&lt;br /&gt;“Hayret” deyip kesseler, eyvallah! O, hiç değilse, karikatürlerdeki tiplerin kafasına kondurulan ünlem ya da soru işaretinin imlediği şaşkınlığın söze dökülmüşü olacak, kelime anlamını bir tarafa bıraksanız bile. Hem, kimi sözlükler ve konuşma dili buna cevaz veriyor. &lt;br /&gt;Ben önceleri, gençlerin bilinçsizce türettikleri, jargonlaşmış bir argo, Amerikan ağzının adaptasyonu zibidiliği olarak görmüş, geçer gider diye pek üzerinde durmamıştım. Bilen bilir, jargona ve argoya sıcak bakarım, ama onun da bir adabı var. Hele, Ankara’da yaşayan arkadaşım Derya Nasihat, bu lafın aydınların ağzında bile çiğnendiğini söylediğinde, e ama, dedim, yuh yani! Aydın insan, dilin bu katline uyum sağlar mı; yarın öbür gün, birileri, bu toplumun “bilinç öncüleri”ni yakalayıp, kullandıkları “hayret bir şey” başına bir süs biberini dillerine sürmez mi? Dilin, düşünce tarzının göstergesi olduğundan hareketle, “tüh sizin aydınlığınıza” demez mi? “Ağız alışkanlığı”, ya da, “etraftan duya duya bilinçaltına yerleşme” mazeretlerini, bir aydından duyunca “hayret” etmez mi?&lt;br /&gt;Nasıl da sosyolog damarlarımı kabarttı şu bıçkın oğlan. Şeytan diyor, döşen bir tez, dil-düşünce bağlantısı, onun da yaşam tarzı ve dünya görüşü bağlantısı üzerine. (Ama, kendisi üç cümlelik lafı dolandıra dolandıra çarşaf gibi yazıp fuzulen sayfa işgal eden “başyazar”, beni hap kadar sayfadan kesinlikle taşmamam yönünde uyarıp dururken, nerede yapacaksın?)&lt;br /&gt;“En Marksist” arkadaşlarım, aslında bunun “dilde sadeleşme” olduğunu iddia ediyorlar. Az lafla çok şey anlatma. Oysa, yukarıda gösterdiğim gibi, daha az lafla, anlamlı bir şey söylemek mümkün. Yani, bu tür jargon, ekonomik de değil. Özgürlük âşığı bu dostlarım, “insanlar böyle anlaşıyorsa, niye katı kurallarla bunun karşısına çıkalım ki? Manifesto’da, ‘katı olan her şey buharlaşıyor’ yazmaz mı, varsın dil kuralları da uçup gitsin; otorite, bu alanda da devrimci yıkıma uğrasın” filan diyorlar. Daha önce de söyledim, bu işlerden pek anlamam ama, bana öyle geliyor ki...&lt;br /&gt;Öööfff….  &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-5825526772452345533?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/5825526772452345533/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=5825526772452345533' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/5825526772452345533'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/5825526772452345533'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/aayyretbiijibaabii.html' title='Aayyretbiijib’aabii!'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-3818765835636318907</id><published>2007-09-07T05:13:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.183+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>‘Niyagara’ Adlı Bir Sifon...</title><content type='html'>Bu ülkenin, gözlemek dürtülerini kışkırtan, insanı olmadık hayat felsefeleri inşa etmeye zorlayan bir yönü olduğunu söylemiştim. Sekiz-dokuz yıl kadar önce, yaz tatili için geldiğimde, apar topar, yeni kurulan bir sosyalist partinin kongresine götürmüşlerdi beni. İlk olarak orada fark ettim bu toprağın özelliklerinden birini... Kürsüye her çıkan, bir önceki konuşmacının partinin gücüyle ilgili saptamasını üçle çarpıyordu ve bu katlanarak gidiyordu.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Tamam, ben ideolojik şeylerden pek hazzetmem ama, bir sosyolog olarak, küçük yapıların, mücadele azmini bilemeye yönelik böylesi tutumlarını anlarım. “Gelecek, nasıl olsa bizim”den yola çıkıp, “aslında bugün de bizim”e gidişe de sıcak bakabilirim. Gene de, beni oraya sürükleyen arkadaşımın kulağına, “Aşkolsun Hilmi,” demiştim, “insan, yarın sosyalist bir ülkede uyanacağını en yakın arkadaşına haber vermez mi?” Önce kızdı tabii, bir dizi sosyal ve politik analize girişti o öfkeyle, benim apolitik vaziyetime tükürdü, sonra, bir espriye gösterdiği tepkinin dozunu fazla kaçırdığını anlamış olsa gerek, “bizim insanımız, mübalağayı sever” dedi. Bunun niye böyle olduğu folkloral sosyolojik verilerle açıklığa kavuşur kuşkusuz. Konuşmalara ara verildiğinde, tuvalete gittim. –Aksaray’da bir düğün salonundayız– İnsanın gözleri, en çok o işi yaparken oyalanacak birşeyler arar ve o yüzden tuvalet graffitisi çok gelişmiştir ya, burada öyle şeyler yoktu. Sifona baktım. Dileyen araştırsın, umumi tuvaletlerdeki sifonların yüzde doksanı “Visam Lord 88”dir; bu farklıydı: “Niyagara”! İnsan atığını kanala sürüklemekten aciz dökülen suyun kaynağına verilen ad bu. Sonraki hatipleri daha hoşgörüyle dinledim. En azından, tuvaletlerindeki sifonları “Niyagara” adını taşıyan bu salondaki atmosfer, böyle etkileyebilirdi insanı...&lt;br /&gt;Gel zaman git zaman, iyice kanıksadım bu durumu. Eminönü’nde “Cemre... Lezzet Yuvası” tabelasının, kaşarlı tost yapan bir kıytırık büfeye asılması şaşırtmadı beni. Cihangir Lenger Sokak’ın arkalarında bir yerde, bakkaliyenin sınırlarını aşamayan bir dükkânın “Ultra Mega Süper Market” tabelası da. Taksim’in göbeğindeki bir reklam panosunda “Çatınızla Gurur Duyacaksınız” ibaresini okuyunca, “nasıl yani” nidası attıysam da, üzerinde pek durmamayı öğrendim. Sıraselviler’de, her lafa “biz sanatçılar” diye başlayan bir berberim de var; hatta geçen gün, sakal tıraşı için çaydanlıkta su kaynatmakta kullandığı piknik tüp devriliverince telaşlandı, duruma hâkim olunca da, “yaa, İstanbul’u evliyalar koruyor” dedi...&lt;br /&gt;Abartmış olmayayım, bunlar gibi binlerce örnek, küçük bir semt turuyla bulunabilir. Ama, hiçbiri, o reklam gibi dumura uğratmadı beni. Televizyonda izledim. Hangi şampuandı unuttum ama, şöyle diyordu: “Kepek sorununuz yok mu? Çok yazık. Oysa, şimdi falanca şampuan, kepeğe karşı çok etkili.” Vay anasını! Şampuan öyle iyi ki, sırf kullanabilmek için, kepek sorunumuz olsun diye dua edeceğiz...&lt;br /&gt;Dua dedim de, rahmetli babamın arşivinde, aile dostumuz Mithat Amca’nın, karısının ölümü üzerine verdiği ilan saklanmış. Adamcağız, “çok elim”, “büyük acı”, “tariflere sığmaz” türü başlıklara tepki olsa gerek, şöyle duyurmuş eşe dosta Mukadder Teyze’nin ölümünü: “Alelade bir vefat”!&lt;br /&gt;Bu ülkeyi seviyorum...    &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-3818765835636318907?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/3818765835636318907/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=3818765835636318907' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3818765835636318907'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/3818765835636318907'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/niyagara-adl-bir-sifon.html' title='‘Niyagara’ Adlı Bir Sifon...'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-4151214392732178956</id><published>2007-09-07T05:08:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.184+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>12 Eylül’ün Bana Ettiği</title><content type='html'>“Durma... durma, devam et... devam et, hadi... hadi... daha hızlı... daha hızlı, hadi... oluyor işte, gir... gir, durma... ııh! Tamam... ıh... ıh...”&lt;br /&gt;Son bir güçle, içeriye girip kapıyı kapatabilmiştik. Güçlükle soluk alıyordum. O da, bir yandan can telaşıyla koşup bir yandan kesilip kalmış olan beni gayrete getirmek için bağırmaktan bitkin düşmüştü. Sırtımız kapıya dayalı, hışırtıyla soluyarak kaldık bir süre. Sığındığımız yerin dört duvardan ibaret çıplak bir depo olduğunu, dolan terle yanan gözlerimizden çok sonra algıladık. Peşimizdekilerin ayak sesleri duyulmaya başlamıştı.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Kapıya yaklaşıyorlardı. Kapana kısılmıştık. Hiçbir çıkış yoktu, ufacık bir tavan penceresi dışında. Oraya ulaşmak ise imkânsız görünüyordu. Ama, kapıyı zorlamaya başladıklarında, umutsuz da olsa bu tek şansımızı kullanmaya karar verdik. Korku, güç vermişti bana. Pencerenin altına geldim, vücudumun kalan tüm enerjisini bacaklarıma yükledim. Kulaklarım çın çın ötüyordu. Ve sıçradım...&lt;br /&gt;Ter içinde kalmıştım. Kulağımdaki çınlamanın müsebbibi telefonu, karanlıkta oraya buraya çarparak el yordamıyla ararken, duvar saatinin fosforlu kadranına kaydı gözlerim. 05.20... Ahizeyi ağzıma yaklaştırdığımda nasıl bir nida çıkardığımı hatırlamıyorum. Düşler âleminden gelen ses “12 Eylül, sana ne hatırlatıyor” diye soruyordu. İnanmıyorum! Tarık... Bu oğlana, acil durumlarda saate bakmaksızın aranabilecek bir aile doktoruyla, herhangi bir nedenle görüşü alınacak sosyolog arkadaş arasındaki farkı anlatamadım gitti. “Kâbus! Faşizm! Zulüm! Zorbalık! İşkence! Hayvanlık!” Ben ağzımı açıp gözümü yummuş –mecburen, çünkü gözümden akan uyku öyle yoğun ki, ekmeğe sürülebilir– sayıp sıralarken, “Bunları herkes biliyor, daha özel bir şey söyle” deyiverdi. Sersem! Ben onun tacizini nitelendiriyorum, o sorusuna yanıt verdiğimi sanıyor. Tıpkı açarken ne dediğimi hatırlamadığım gibi, kapatırken ne dediğimi de hatırlamıyorum.&lt;br /&gt;Gel gör ki, gözlerim fıldır fıldırdı şimdi. 12 Eylül’ün, benim için özel anlamı... Benim yaşamıma etki eden yönü... Bana mirası... Buldum. Sırıtarak tuşladım telefonu. “Seni hatırlatıyor lan. 12 Eylül’ün bana ettiği, sensin Tarık!”&lt;br /&gt;Öyle ya, bir sabahın köründe, beş zibidi ülkeye el koymasaydı, ben yurtdışında kalmayı düşünmeyecektim; orada rastlantı sonucu hiç ilgilenmediğim bir alanda okumak şansı yakalamayacaktım; sonra o hiç ilgilenmediğim alana sardırıp, Yale Üniversitesi’nde doktora yapmayacaktım; haliyle, uluslararası üne sahip bir sosyolog olmayacaktım. Böyle olunca da, darbe saati geleneğini devralan Tarık ve benzerlerinin rüyamın en heyecanlı yerinde beni sıçratan –heyecanlı tabii, eskiden, rüyamda sıkıyı gördüm mü, pır diye uçar kurtulurdum; muhtemelen, çocukluk saflığından çıkıp büyümenin kirlenmesine daldığım için, uzun zamandır bu olmuyor; belki bu sefer olurdu– abuk sorularına muhatap olmayacaktım. Kuzguncuk’ta, bir ara sokakta, adını “Binbir Çeşit” koyacağım ufacık bir mağazada, manifaturacılık yapma düşümü gerçekleştirecektim belki de. Hoş, Tarık o durumda da arayabilir ve “dört delikli sedef gömlek düğmeleri” üzerine bir şey sorabilirdi ya...&lt;br /&gt;Neyse, bir parçası Tarık olsa da, Türkiye’ye dönmekten memnunum aslında. Bu ülke –kimilerinin anladığı gibi coğrafyayı değil, beşerî yapıyı kastediyorum ülke derken– kafanızı çevirdiğiniz her yanda gözlem güdünüzü kışkırtan ve sizi hayat felsefeleri geliştirmeye adeta mecbur eden bir kaynak. &lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-4151214392732178956?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/4151214392732178956/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=4151214392732178956' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/4151214392732178956'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/4151214392732178956'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/12-eylln-bana-ettii.html' title='12 Eylül’ün Bana Ettiği'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-700514359550552990</id><published>2007-09-07T05:06:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.185+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Kavramları Doğru Kullanmanın Önemi</title><content type='html'>Eğer şapşal değilsem, safım ben! Baksana adamın gözlerine. Gözbebekleri her ışık altında kocaman ve sabite yakın hareketsizlikte. Uyansana işe. Yok... Şapşal değilsem, safım ben!&lt;br /&gt;Bazı akşamüstleri, bir çay içip etrafı gözlemek... gözlemlemek için, Beyoğlu’ndaki sarı kahveye takıldığımı, beni tanıyanlar bilir. O da oradaydı o gün ve birkaç günlük süzüşmelerimiz ilk kez merhabalaşmaya, sandalye bacaklarını kırılmasına ramak kalasıya titretip gıcırdatarak masaya yanaşmaya dönüşmüştü. Reklam metni yazarmış kendileri. Üç-beş dünya kelâmıyla entellektüel seviye sınaması –müsabakaya çıkan rakiplerin birbirlerini yoklaması gibi– biraz kakara kikiri ve sonra o soru: “Origami, ilgini çeker mi?"&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Çok bildiğim bir konu olmadığını, pek becerebileceğimi sanmadığımı ama, izlemekten zevk aldığımı söyledim. Hep böyle olurmuş acemilik evresi, önce biraz izlermişsin, sonra kendini içinde buluverirmişsin. Hoşuma gitti adamın böyle bir ince zevkle uğraşması. Peçeteye bir adres karaladı, gece için randevulaştık. Kız arkadaşımı da –o, manita diyordu– getirmemi söyleyerek çıkıp gitti.&lt;br /&gt;Claudia iş toplantısında olduğundan, tek başıma gittim adrese. Çevremi genişletme şansını kaybetmek istemiyordum ve becerilerini merak ediyordum doğrusu. Kapıyı “pasaklı ev kadını” görünümlü, gençten bir adam açtı. Ne hoş geldiniz, ne merhaba, ne klasik karşılama ritüellerinden bir küçücük parça. Döndü kıçını gitti. Bu camia yabancım olmadığından yadırgamadım, konuşmaların geldiği salona doğru yürüdüm. Sekiz-dokuz kişilik bir grup olduğunu sanıyorum, yoğun dumandan sezebildiğim kadarıyla. Duman, pek sigara marifeti gibi gelmedi bana. Ev sahibini aranıyordum gözlerimle. Birkaç çiftin, tutkulu olmaya doğru yol alan bir öpüşme peşrevine girdiklerini gördüğümde de, bunu doğal karşıladım. Açık fikirli insanlar ne de olsa. Bizim adam, yanıma yaklaşıp manitamın nerede olduğunu sordu. Durumu açıkladım. Nedense, biraz bozulur gibi oldu. O zaten origamiye ilgi duymaz falan dedim. Bir yandan da, bu ince uğraşlarının örneklerini arıyorum etrafta.&lt;br /&gt;Düşünsenize! Ortalıkta, origami sanatına konu olabilecek tek nesne benim. Selülozik bir yapıdan değil, kâğıt gibi olmuş suratımdan kaynaklanıyor bu. Hem de birinci hamur. Bu mekânda icra edilen sanatın ne olduğunu anladığımda –itiraf etmeliyim ki, bütün... eee... gözlemci dürtülerimin harekete geçmesine karşın– fırlayıp çıktım. Bir baskın tahayyül ettim ve gazetenin üçüncü sayfasındaki resmimi. Dr. Durmuş Bakar, toplu seks âleminde yakalandı!&lt;br /&gt;Ulan hayvan! Monogamiyi biliyorsun, poligamiyi de biliyorsun besbelli. Peki ne halt etmeye, nicedir salt grup seksi ifade etmekte kullanılan, sefahat âlemi demek olan “orgi” kavramına kendince çeki düzen verip, “origami”ye, Japon kâğıt katlama sanatına çeviriyorsun? İlişkinin “gami” ekiyle elde edilen bir anlam olduğunu düşünen cahil eşek, ”orgi”nin “g”sine de bir fiske vurup birbirine çatacak ve türettiği kelimenin ne anlama geldiğini bilemeyecek kadar dünyadan habersiz bu herif, reklam metni yazıyor, düşünebiliyor musunuz?&lt;br /&gt;Öyle bir katlayacaksın ki bu tipleri, Japonlar parmak ısıracak. Keseceksin bir yerlerini, oyacaksın kenarlarından, bir açacaksın, bir sürü birbirine yapışık... şey elde edeceksin... morigam! O ne mi? Anlatırım...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-700514359550552990?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/700514359550552990/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=700514359550552990' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/700514359550552990'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/700514359550552990'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/kavramlar-doru-kullanmann-nemi.html' title='Kavramları Doğru Kullanmanın Önemi'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-211564806382469250</id><published>2007-09-07T05:03:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.185+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Ya Che Gibi Ol, Ya Soyun...</title><content type='html'>“Akıllım,” dedi malum café’nin garsonu olan kız, yanımdaki masada oturan delikanlıya, “yüksek ısıda yıkanır mı o t-shirt, bak, mendil gibi olmuş işte.” Zaten hafif kaykılmış oturabiliyorum şu Çukurcuma tahtası sandalyede, gayri ihtiyari biraz daha kaykılıp t-shirt’e baktım. Bu garson kızın tek bir düzgün cümle kurduğunu göremeden ölürsem, gözüm açık gidecek. “Mendil gibi” deyince, t-shirt küçülmüş sandıydım. Küçülmemiş, ama, biraz rengi atmış, biraz da, ön taraftaki figürün boyaları akıp birbirine karışmış. Gene de belli ki, bir Che Guevara var orada. Moda ya! Oğlanı şöyle bir süzdüm. Ulan tabii solar da, rimeli akmış kadın gibi acuzeleşir de o adam senin sırtında.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;Her türlü radikalizmi bilimsel soğukkanlılıkla dıştalayan bir adam olarak Che’nin düşüncelerine eleştirel yaklaşsam da, kişiliğine büyük sempatim vardır. Kişiliğini düşüncelerinden soyutlamanın imkânsız olduğunu da bilirim. Bu yüzden, evimde çok güzel bir fotoğrafı asılı olmasına karşın –zaten giyim tarzım elvermez ama– asla t-shirt’ünü giyme cesaretini gösteremem. Yok, karşıt görüşlülerin hışmından korktuğum için değil, giysilerin insanın kişiliğini yansıttığına inandığımdan. Mesela, adam Metallica desenli bir şey giyiyorsa, anlarız ki, heavy-metalcidir, Metallica müziğini severek dinler. Che t-shirt’ü giymek de, “Ben Che’yi benimsiyorum, savunuyorum” demektir. Bana göre yani. Che ile biricik benzerliği uzun saç olan bir zirzop, moda diye giyinip dolanırsa, sinirleniyorum haliyle.&lt;br /&gt;Ömrünü devrimci ve anti-emperyalist mücadeleye adamış bir adam, “hoş bir desen”e nasıl indirgendi? Sanki fizik özellikleri miydi Che’yi Che yapan? Ya da, romantik bir iç gıcıklanması yaratan bir maceracıdan mı ibaretti?&lt;br /&gt;Oğlanın ağzının ortasına bir tane aşketmemek için, aceleyle çıktım oradan. Saygısız! Bir yandan da, aklım, kapitalizmin, can düşmanlarını bile para kazanmakta kullanabilme becerisini nasıl gösterebildiğine takılmıştı. Adamı katledeceksin; onunla aynı idealleri paylaşanları yok etmek için elinden geleni ardına koymayacaksın; devrim zaferini yaşadığı ülkeyi boğmak için binbir dolap çevireceksin; sonra da bu büyük savaşçıyı incik boncuk haline getirip pazarlayacaksın. Oh!&lt;br /&gt;Tabii, asıl suçlu, Che’yi gerçekten de incik boncuk gibi algılayanlar. Mesela, o herif giymiştir t-shirt’ü, “yakıştı mı” diye de sormuştur sevgilisine. “Ayy, çok açtı seni!” Yalan! Hiç yakışmadı. O üstündekine çizilmiş olan yüzün sahibi var ya, senin şimdi tü kaka ettiğin bütün değerler için ölümü hiçe saydı teres! Senin yücelttiğin şeylerle mücadeleye adadı kendini. Kirletme onu! Tüketmeye çalışma...&lt;br /&gt;Tuncay’ı hatırladım şimdi. Deng Siaoping hayranı tuhaf bir herifti. Çin’den buna üzerinde Deng fotografı olan bir saat getirmişlerdi. Ama, artık nasıl bir imalat hatasıysa, akreple yelkovan çakışınca saat duruyordu, çalışsın diye habire silkelemek zorunda kalıyordunuz. “Hah,” demiştik, “tam Deng çizgisinde bir saat.” Hiç değilse, Tuncay Deng’çiydi. Ya Fahri? Çoktaan devrimciliği falan boşlamış, para istifler olmuştu. Kolunda da Che’li saat. Hem de “made in USA”. Saat üçe çeyrek kala ve dokuzu çeyrek geçe, akreple yelkovan Che’nin gözlerini kapatırdı. Ben de bu olayı her görüşümde, böyle bir aksesuara dönüştüğünü görmek istemediğini düşünerek, içimden Che’den özür diler, Fahri’ye küfürü basardım...&lt;br /&gt;Şimdi o café’ye dönüp o sümsüğü silkeleyeceğim. Ya üzerine giydiğin şeydeki resmin bir süs olmadığını öğren ve onu gerçekten benimse ya da soyun diyeceğim. Sonra gidip evimdeki Che Guevara fotografını, salondan çalışma odasına taşıyacağım...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-211564806382469250?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/211564806382469250/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=211564806382469250' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/211564806382469250'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/211564806382469250'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/ya-che-gibi-ol-ya-soyun.html' title='Ya Che Gibi Ol, Ya Soyun...'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-6718392539551062742</id><published>2007-09-07T04:55:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.186+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Şair ve Sabun Köpüğü</title><content type='html'>Beyoğlu’nda, İstiklâl Caddesi’nde, her türlü zamazingo bulunabiliyor işporta tezgâhlarında. Bu aralar, iki satıcı dikkatimi çekiyor. Biri, kendi deyimiyle “dâhi şair”. Şiir satıyor. Yok, diğer şairler gibi dergilerde telif karşılığı yazmıyor. Ya da, en iyi pazarlayan yayınevlerinin peşinde koşmuyor, elinde “kitap hacmine” zor bela ulaşmış dosyasıyla. Böyle bir şiir satışı değil. Bu, daha çok sayfiye yerlerinde rastlanılan “beş dakikada karikatürünüz çizilir”cilerin şair versiyonu.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;-Sahi, eski Galata Köprüsü zamanında, köprüaltı müdavimlerinin tanıdığı bir sima vardı. Elinde, teksir edilmiş şiirleriyle gezer, özellikle genç sevgililere, birbirlerine okumalarını öğütleyerek bunları satardı. Siyah bir Bond çanta taşırdı, ve çantanın üzerinde kartviziti okunurdu: “Şiir Yazarı Şair.” N’oldu acaba şimdi.- &lt;br /&gt;Şöyle ki: Tabelasında, “Güzelliğinizin, kişiliğinizin şiiri yazılır” ibaresi ve şiirlerinden örnekler görülen adamın tezgâhına -mecazen de tam “tezgâh” yani- yanaşıyorsunuz. Artık hediyesi kaçaysa, bastırıyorsunuz mangırı; adama kişiliğinizle ilgili ipuçları mı veriyorsunuz, yoksa gözlerinize bakıp içinizi mi okuyor, hakkınızda soruşturma mı yapıyor bilmem, cart diye şiir yumurtluyor; size adanmış da değil, size özel bir şiir. İsterseniz, kişiliği hiç işin içine katmıyorsunuz, fizik özellikleriniz dökülüyor mısralara. &lt;br /&gt;Şimdi, düşünün bir adamın yaptığı işin zorluğunu. Geçim dünyası, her yazdığının bir güzelleme olması şart. Öyle ya, içinde “koca burunlu” falan diye bir dize parçası olamaz ki. Kafasına geçirirler tezgâhı, müşteri bulamaz olur. İşte sanatının gücü, dehası burada ortaya çıkıyor adamın. Kazulet bir sakillikten, ayın ondördünü yaratabiliyor. Beyaz yalandan kara para! Kimindi o laf, “Şair sözü, inanma ki elbet yalandır”. Kimi arkadaşlar, adamcağıza kızıyor. Ne hakkı varmış şiir gibi, şair gibi kavramları böyle sokağa, işportaya düşürmeye! Saçma! O kavramlar, kelime olarak geçse de, o tezgâhta yok ki. Hem önemli olan da bu değil. Çok daha “uyanık” yollarla kendini pazarlarken şiirin anasını satan nice oturaklı şair var ulvî entellektüel piyasada. Ben asıl, para verip şiir yazdıran, yani öyle sanan insanları düşünüp, onlara içerliyorum. Zaten, bağlantısını kurmak güç gelebilir ama, şiire değil şairin pazarına göre tavır belirleyen yayıncılar ve okurlar da, kendine bir yalan/şiir satın alanlardan temiz değil. –Bunları, bu adamın düşündürdüklerini, bir makalede etraflıca ele almalıyım.– &lt;br /&gt;Ama burada değinmem gereken bir satıcı daha var. Köpükçü! Üfleyici!&lt;br /&gt;Bana çok hoş şeyler esinliyor bu adam. Elindeki, ucu halka şeklinde bükülmüş teli batırıyor sabunlu su dolu şişeye, üflüyor ya da rüzgâra tutuyor, baloncuklar saçıyor ortalığa. Neonlar, batan güneş, tinercisinden kokanasına her türden insan, sinemalar, kitaplar, butikler, güzellikler, çirkinlikler, iyilikler, kötülükler, tüm cadde yansıyor bu baloncuklara. Nereden üflenmişse, o havaliyi yansıtıyor. Bir küçücük balonda buluşuyor her şey; çelişkiler bir bütünlük içinde koyun koyuna. Şiddetli bir hayat felsefesi bu! Bir küçük dokunuşla yok oluveren yansıma/dünyalar! Yüzünüze çarpıp dağılan görüntü/hayatlar! Bazen, önünüzde yürüyen adamın başı üzerinde, çizgi romanlardaki düşünce balonlarını görüyorsunuz, üfleyici sayesinde. Felsefeye dalmış, hayatı, çevrenizdeki her şeyi sorguluyor oluyor bu adam! Üstelik, köpükler saydam olduğu için, düşünce balonunun rengârenk yansıttıklarının ardından, gerçek hayata, somuta da geçit bulabiliyorsunuz. &lt;br /&gt;İsteyene politik çıkarım olanağı da sunuyor köpükçü: Omzunuza konan “küreselleşme”, bir fiskede dağılıveriyor. Anlıyorsunuz ki, her şeyin, herkesin bünyesinde yer bulabildiği, yan yana yaşadığı bir kürecik, uzun ömürlü olamayan bir yalandan ibaret. Patlıyor küre/balon, ışıl ışıl zerrecikler saçarak dağılıyor her yana; feri hızla sönerek yok oluyor...&lt;br /&gt;Hangisinin müşterisi daha çok acaba. Umarım, köpükçününkidir. Şaire karşı üfleyici. Şiire karşı sabun köpüğü. Ters bağlantı kurmak, olguyu derinleştiriyor. Şair üflüyor aslında. Şairin şiiri sabun köpüğü. Üfleyici ise has şair. Köpüklere şiirsel çağrışımlar yüklüyor. Köpükçü, hayatın şairi. Şairin hayatı köpük.&lt;br /&gt;Bu hal, yalnızca söz konusu işportacılar açısından böyle değil!&lt;br /&gt;–Evet evet, bunu yazmalıyım... –&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-6718392539551062742?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/6718392539551062742/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=6718392539551062742' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/6718392539551062742'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/6718392539551062742'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/air-ve-sabun-kp.html' title='Şair ve Sabun Köpüğü'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-2792516002229479228.post-684611966592119347</id><published>2007-09-07T02:34:00.000+03:00</published><updated>2007-09-08T01:41:02.187+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mizah'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sosyoloji'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='politika'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='türkiye'/><title type='text'>Gözlem Güncesi</title><content type='html'>27 Ekim 1996&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denek, saat 14.00 sularında uyandı. Gözleri şiş, kısık ve altları mor mor halkalanıp torbalanmış. Notlarım arasına, Denek’in alkole ve gece hayatına düşkün olduğunu kaydediyorum. Vücudundaki kabartılar, karaciğerin tehlike sinyalleri. Saatine baktı. İyi bir marka ve ince bir zevk. “Shit!” nidası savurdu. Bu ilginç. Kayıtlarımda, 1969 İstanbul doğumlu olduğu geçiyor. Ebeveyni de Türk. Denek, altı ay İngiltere’de bulunmuş. Bu “shit!” ne “shit”tir? Hmm, eğer bir İngiliz, uzun yıllar bir başka ülkede, diyelim Türkiye’de yaşasa ve gündelik ilişkilerinde Türkçe konuşsa, böyle refleks anlarında, anadilinin nidalarını kullanabilir tabiî. Ama bu Türk Denek, İngiliz –ya da bilmem ne– refleksi gösteriyor. Kimlik ve kişilik bölünmesi, ya da bir tür şizofreni, bireyin hayranlıkla sahip olmak istediği coğrafi kimliğin bilinçaltından fışkırarak... toparlayamadım. Notlarıma, “bilim çaresiz” ibaresi koyuyorum. Denek yalnız olmasa, yani yatağındaki ikinci şahıs uyuyor olmasa, bu ülkenin Denek familyasında yaygın olan gösteriş ve öykünme güdüsü işbaşında diyebilirdik.&lt;span class="fullpost"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 14.42. Denek, “shit!”le başlayan yaşam belirtilerini bir süre daha askıya aldı. Sonra, elektrikli tel altından geçen komando sürünmesiyle yataktan aşağı süzüldü. Şu an ayakta salınım halinde. Uyumayı sürdüren öbürünü süzüyor.  Bilimsel bir kesinliği yok, tahmin yürütüyorum yalnızca, tanışıklık dereceleri göz aşinalığından ibaret. Denek, kendi evinde olmadığının bilincine şu an vardı. Ne kadar mümkünse o kadar hızlı hareketlerle banyoyu arıyor. Tecrübelerime göre, ağzını eliyle sıkı sıkı kapattığına bakılırsa... evet... eee... oral yoldan boşalttıklarının analizine girecek olursak, salatalık, ince kıyılmış havuç, üzeri baharatlı beyaz peynir, cheese cake, rakı, konyak, tekila... pardon, bir saniye... ıyyk...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denek giyiniyor. Bu familyanın giyim anlayışı, politik yaklaşımlarındaki bol çeşitliliğe zıt. Değerli meslektaşım Atilla Atalay, “Entel Bir Aşk Öyküsü” başlıklı çalışmasında şöyle tanımlar: “Sanki bunlardan bööle kocaman bi tane varmış da, bu bara yavrulayıp kaçmış gibi...” Giyimleri, konuşma tarzları, bir cemaat olduklarını vurgularcasına ayniyyetlik taşıyor. Jestleri bile benzeşiyor. Hoş, ben de bu nedenle tek bir denekten yola çıkabiliyorum ya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;15.23.  Denek, toplantısına gecikti. Galatasaray Lisesi’nin önündeki periyodik eyleme gitmeme kararında, bu kez Avrupalı parlamenter katılımı olmamasının payı büyük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YIKMIŞLAR VERİLİ KODLARI&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 Şubat 1997&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Notlarıma uzunca bir süre ara vermek zorunda kaldım. Biraz, Denek yurtdışına çıktığından, biraz da Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Merkezi’nde yoğun bakıma alındığım için çalışmalarım aksadı. Denek döndü; ben de, halen zaman zaman gülme/ağlama krizleri geçirmekle beraber, iyileştim sayılır.&lt;br /&gt;Seminer’e sunacağım tebliğ, Türkiye coğrafyasındaki izlenimlerimle bağlantılı olacağından, hastalanmama yol açan gözlemimi, analizi destekleyici faktör olarak notlarıma aktarmak iyi olur düşüncesindeyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21 Aralık 1996&lt;br /&gt;(Zorunlu bir flash-back)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 19.33: Denek bu sabah Paris’e uçtu. Sebebini bilmiyorum. Dönüşünde öğrenirim. Her ne kadar Denek sıkıntısı olmasa da, bunu, bir dinlenme fırsatı sayacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20.10: Beyoğlu’nda, Sarı Kahve’deyim. Full Denek. İlk kez geliyorum buraya. Etrafa göz gezdirirken, yan masadaki iki kızın sohbetine takıldım kaldım. Dışarıdan yalnızca kafalarını gördüğümde, “ne ilginç papağanlar” diye düşünmüş, burayı egzotik bir mekân sanmıştım. Saç modelleriymiş. Neyse. Bira söyledim. Yanında, kuruyemiş getiriyorlar. Kuruyemiş lafın gelişi, üç-beş adet leblebi türevinden hububat. Ama, hani terzilerin dikiş yüksüğü olur ya, öyle bir kabın içinde. Parmağım girmiyor ki, içinden bir leblebi alıp da ağzıma atayım. Kızlardan, saçında daha canlı renkler taşıyanı, öbürüne “Yetinmemeliyiz” diyordu. Çok fazla hareket ederek konuştuğundan ve sanırım seyyar gümüş takı tezgâhını, akşamları bırakacak yer bulamadığından olsa gerek, üzerinde taşıdığı için yoğun olarak şıngırdadığından, kesik kesik algılayabiliyorum sözlerini. “Önce, kendi soyadlarımızı kullandık, erkek egemen sistemin kadınlara koca soyadı dayatmasına karşı. Ama fark ettik ki, kendi soyadımız da aynı sistemin bir ürünü olarak babamızdan geliyor –ve önemli bir kısmı da “oğlu” diye bitiyor– salt adımızı kullanmaya başladık.” Ben de içimden onaylıyorum kızı, öbürü, masaya kollarıyla değil de, göğüsleriyle dayanmış olanı da onaylıyor sürekli. “Halbuki o da aile kurumunun bize danışmadan verdiği bir tür koddu.” Burada biraz sarsıldım. Çok merak etmeme karşın, bu bölümün devamını duyamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;21.00: Ben üç biradan sonra.. ııı.. elimi yıkamaya lavaboya gittiğimde, masalarına yeni biri gelmiş. O konuşuyordu. “Otoritenin, dayatmanın, kuralların tümünü çöpe atmak lazım. Buna imlâ dahil! Neden cümleler büyük harfle başlar, neden özel isim gibi hiyerarşik ve mülkiyetçi bir kural vardır ve bu niteliğini büyük harf ayrıcalığından yararlanarak pekiştirir? Evet, şiirin açtığı yoldan gidip düzyazıları da tamamen küçük harf kullanarak yazmakla, bu tabuyu da yıktık.” Düştüğü paradoks dilimin ucuna gelmişti ki, sözlerini sürdürdü ve böyle bir paradoks olmadığını bana gösterdi. “Sözcükler, kelimeler, kavramlar... İçeriklerini özgür irademizle belirleyemez miyiz? Masaya masa dememiz verili bir koddan geliyor. Bunu yıkıp, üzerinde anlaştığımız bir kelimeyi kullansak yerine? Örneğin ‘piti’?” Onlar da güldü. O kadar da değilmiş, şakaymış diye düşünürken, midem kazındı. Garson kızı çağırdım –bu da ayrı bir ritüel, ileride değinilecek–, okuduğu Express dergisini barmene verip geldi. “Peynir alabilir miyim?” dedim. Şöyle bir baktı ve “peynir olayına giremiyoruz” diye yanıtladı. Hıhahaha! Şaka değilmiş yan masada konuşulanlar! Nıhıhı! Yıkmışlar verili kodları..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TAKSİM’DE TÜRK MUTFAĞI VAR!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22 Aralık 1996&lt;br /&gt;(Zorunlu flash-back’in zorunlu devamı)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 17.30: Sakinleştirici işe yaradı. Son krizim, doktorum bir arkadaşı için Noel Ana Servisi’ni aradığında gelmişti... Telefonu kapatırken servis elemanına “Size de happy Christmas” dediğinde...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;17. 45: Ben her zaman milliyetçiliğe karşı olduysam da, hâlâ da çok tehlikeli bir eğilim olduğunu düşünerek karşı çıkıyorsam da, zaman zaman hangi ülkede bulunduğumu karıştırmama yol açacak kadar beni dumura uğratan bir abluka hissediyorum araştırmalarımı sürdürdüğüm coğrafyada. Bunu doktoruma söylediğimde, cool cool bakıyor suratıma, hiçbir yanıt vermeden hemşireyi çağırıyor ve dayıyor şırıngayı.&lt;br /&gt;Marksist olarak bilinen bir meslektaşıma, Taksim’de gördüğüm bir tabeladan bahsetmiştim. “... Café &amp; Restaurant” yazıyordu ki, bu son derece normal. Yani, Fransızca, İngilizce, İtalyanca falan olmayan tabelalara ender rastlanmasına alıştım, ne de olsa insanlık tek bir dile, tek bir kültüre doğru evriliyor; bu, kaynaşma değil de ilhak biçiminde oluyormuş, gam değil. Ama, bahse konu lokantanın kendisini ayırt ettirici niteliğini, yani spesiyalitesini, “Türk Yemekleri” bulundurduğunu ilan ederek ortaya koymasını yadırgamıştım. “Amma tuhafsın,” demişti arkadaşım, “Avrupa’da da böyle bu, orada da özel mutfaklar var. Yani Durmuş, bazen ABD’de doktora yaptığına inanasım gelmiyor. Yoksa yıllar yılı orada yaşamak, senin gibi bir bilimcide bile milliyetçilik yönünde bir tutuculuğa mı yol açıyor?” Belki de haklıydı Marksist meslektaşım. Gene de aklıma takılıyor işte. Yani, tamam, İngiltere’de “Turkish Cuisine” tabelasının bir anlamı var tabiî. Türkiye’de “Russian” “Chinese” yazan lokantalar da çok doğal da, “Turkish Cuisine” ne? Hadi diyelim ki, yabancı turistlere yönelik bir şey, o da garip. Fast-food’dan gına gelmiş bir Fransız, Türkiye’de Türk mutfağından örnekler tatmak istediğini söyleyecek, ona diyeceksiniz ki, “Ha, Taksim’de falanca adreste bir yer var, orada bulabilirsiniz.” Meslektaşım, bunun Komünist Manifesto’da öngörülen bir gelişme olduğunu, sosyalistlerin de bunu hedeflediğini söylüyor. Ben pek anlamam...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Aralık 1996&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14. 37: Evet, meslektaşım kesinlikle haklı. Biraz önce, radyoda, sunucu, Cemal Reşit Rey Salonu’nun başharflerinden oluşan kısaltmayı “Si Ar Ar” diye okudu, Atatürk Kültür Merkezi’ni ise “Ey Key Em” diye. Demek ki, komünizme doğru sancısızca evriliyor dünya... Bugün hava çok güzel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Aralık 1996&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 09. 15: Fuck! Taburcu olmama ramak kalmışken, yeniden yoğun bakım gündeme geldi. Dün, böyle kışın ortasında şerbet gibi bir hava bulunca, bahçeye çıkmadan edemedim. Gölgem, biraz önümde yürüyen bir kızın ayaklarına ulaşınca, meslek aşkım rehavetime üstün geldi. Denek familyasından bir kızdı bu. Yürüyüşünden anladım. Denekgillerin özellikle dişileri, çoğunlukla, ayaklarını sürüyerek yürüyorlar. Nasıl anlatmalı, tam bir boydan boya sürüme değil de, bir tür, çok ağır çekim Kafkas halk oyunları yürüyüşü. Bunun nedenini çözebilmiş değilim. Sanki, “ayaklarımı yerden kesmem” mesajı gibi; ama, daha çok, hayatın yükünü omuzlamaktan bıkmış, dış dünyaya kapanmış, insanlardan sıkılmış, umursamazlığın doruğunda, dursam ne olur yürüsem ne olur, gideceğim yer ne ki, dercesine bir bezginlik halinin ayaklanışı gibi de... Olmuyor, tam ifade edilemiyor. Kız bir banka oturdu. Yanına gittim, “Geçmiş olsun” deyip kendimi tanıttım. Neden  burada olduğunu sordum. Defalarca intihar girişiminde bulunduğunu söyledi. Sonra, “Siz hiç Oğuz Atay okudunuz mu?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BİR TUTUNMA OLARAK İNTİHAR&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Aralık 1996&lt;br /&gt;(devam)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kızcağızın, intihar saplantısını, “Oğuz Atay okudunuz mu?” sorusuyla taçlandırması, bende yeni bir şok dalgası yarattı; bir an, sıtma nöbeti gibi bir şeyle sarsıldı vücudum. İşte, bir kez daha karşıma çıkmıştı o muamma! Kafamın içinde, onlarca farklı ses yankılanıyordu, kulaklarım uğulduyordu... Kriz eşiğinde olduğumu anlayınca, kıza çabucak “Hayır, yo, hayır!” diye bağırdım, “hiç okumadım, asla, adını da ilk kez duyuyorum...” Ve “hoşça kal” bile demeden koşar adım uzaklaştım oradan. Niyetim, karşısında çaresiz kalacağımı daha yıllar öncesinden kestirdiğim bu sorudan kaçmak, zaten şu an üzerinde çalıştığım konunun Denek kapsamı dışında kalan ve mutlaka incelenmesi gerektiğini düşünmeme karşın bulaşmaya hiç niyetli olmadığım bir başka kesimin tipik temsilcisi bu kızdan kurtulmaktı. Ama olmadı, başaramadım, beynimde fır dönen sesleri susturamadım. “Tutunamayanlar... Hayat anlamsız... Kocaman bir boşluk... Bu rezil dünya... İnsanlar böcek... Boşver, kim kimi anlayabilmiş ki, sen beni anlayasın... Yaşamak istemiyorum...”&lt;br /&gt;Durmuş Bey? Durmuş Bey! Hemşir’anım, yardım edin bana, tutun hastayı. Kaç cc önerirsiniz doktor? Çene kilitlenmiş efendim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Aralık 1996&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: Bilmiyorum. Kol saatim kayıp. Ama, akşamüstü. Sol bileğimdeki bandajın altından gelen bir kesik sızısı koluma yayılıyor. Birazdan doktorum gelecek. Ona, son krizimin, buraya gelmeme yol açan gelişmelerin uzantısı olmadığını, daha önce de böyle bir şey yaşadığımı ve bir tür aşağılık kompleksi ile kibir karışımı ruh halinin buna neden olduğunu anlatacağım ve taburcu edilmemi isteyeceğim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 23.10. Canım çok sıkkın. Gerçi, saatimi bahçede bulup getiren –vay be, kayışının tokasında kan izi var, nasıl becermişim– doktorun taburcu edilmem talebimi onaylaması iyi ama...&lt;br /&gt;Ne olduğunu sordu. Kızla geçen kısacık diyalogu aktardım. “Eee?” der gibi baktı yüzüme. “Şimdi, doktorcuğum,” dedim. “Ben, Oğuz Atay’ı 1970’lerde okudum. Sanırım, pek az kişi okumuştu o zamanlar, okuyanların da pek azı beğenmişti. Ben, beğenenlere dahildim. Ne de olsa, o günlerin hummalı siyaset ortamına yalnızca gözlemci olarak katılıyordum ve kültürel background açısından donanımım, örneğin Selim Işık karakteriyle aramda paralellikler kurmama, Atay’ı algılamama elveriyordu. Profesör Berna Moran, romanları post-modern öğeler taşıyan, döneminin ilerisinde bir sanatçı olarak tanımlar Atay’ı ve ’70’lerin, gerçekçi ve toplumcu yapıtlar bekleyen, karmaşık biçim oyunlarına kuşkuyla bakan okurunca pek anlaşılamadığını söyler. Gerçekten de öyledir.” Doktor biraz sıkılmıştı. Edebiyat dersi almaya gelmediğini, bu anlattıklarımın onu ilgilendirmediğini, artık sadede gelmem gerektiğini kibarca söyledi. “Peki, olanlar 1989’da, yaz tatili için gittiğim Bodrum’da oldu. O sıralar, ABD’deydim, Türkiye’deki arkadaşlarımla yazışmalarımdan, rahmetli Oğuz Atay’ın entellektüel camiada aniden popüler olduğunu öğrenmiş ve sevinmiştim.” “Kesiniz bu mevzuyu,” diye atıldı doktorum. “Oğuz Atay her kimse, ne yazmışsa, beni ilgilendirmiyor. Siz intihara teşebbüse geliniz lütfen.” “İyi de doktorcuğum,” dedim, bir yandan da korkuyorum herif kızıp taburcu etmekten cayacak diye, “ben bir sosyologum, eğer bir ülkede, belli sınıf grubundan ve benzer demografik özellikler gösteren bir kısım entellektüel genç, ‘Tutunamayanlar’ı okuyup okuyup intihara meylediyorsa; ve bütün Oğuz Atay’ları, üzerine yazılmış makale ve kitapları analizci bir gözle incelemiş olan ben, bunun nasıl bir usavurma olduğunu çözemiyorsam n’olacak?” Doktor ofladı pofladı, önündeki kâğıtlara birşeyler karaladı. Koyverdim. “Şöyle olabilir. Moran, Atay’ı günün ilerisinde olması anlamında ‘80’lerin yazarı’ olarak da tanımlıyor. Ama benim kafamda şöyle bir zincir kuruluyor: 12 Eylül 1980. Birikim dergisi çevresi. Liberalizm. Sivil toplumculuk. Gorbaçov, Berlin duvarı, ‘Doğu Bloku’. Selim Işık taslakları...”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YENİ YIL VE HALKLARIN KARDEŞLİĞİ!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 Aralık 1996&lt;br /&gt;(devam)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor, bir intihara teşebbüs hadisesinin Oğuz Atay’la bağlantısını kuramamıştı, tıpkı benim gibi. Ama farkımız şuydu ki, o, benim intihara yeltenişimi anlamaya çalışıyordu, ben ise birtakım gençlerin intihar hevesinin kaynağını arıyordum. Aslında benimki Oğuz Atay’la bağlantılı. Yani, söylemeye çalıştığım şu ki, bu gözlemlediğim intiharkeş gençlerin büyük çoğunluğu, üzerlerinde Oğuz Atay etkisi taşıdığını söyleyince, ve ben de bir ilişki kuramayınca, ve işte o kız da bir kez daha Oğuz Atay’ı okuyup okumadığımı sorunca, bu anlamsızlık canıma tak ettiğinde... “Kendimi iyi hissetmiyorum doktor.” “Farkındayım Durmuş Bey, uzanın şöyle... Hemşir’anım!” “Kaç cc?” “Bence, bu çocukların zihnini bulandıran şey var ya doktor, gerçek dünyayla yüzleşmek istememeleri. Buna cesaret edememeleri. Sanki bunu yapabileceklermiş ama, dünya onları anlamayacakmış tripleri hep buradan geliiimrnh...”&lt;br /&gt;“Bırakalım uyusun, yarın taburcu edelim de elimizde kalmasın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;31 Aralık 1996&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat: 23.55. Bir yılı daha devirdik. Taksim Meydanı. Ne kalabalık! Bu insan yığılmasından memnuniyetsizliğimi belirtince, arkadaşım, “Ne güzel işte hocam” dedi, “bütün laik kesim burada!” O zaman daha çok sıkıldım. Hayır, biraz ilerideki bir salonda da, “Siyasal İslam Partisi” bilmem ne şöleni yapıyor. Hani, içlerinden biri gaza gelip, “Kâfirler İsa’nın doğumunu kutluyor yüzde 99’u Müslüman ülkemizde” dese, vay geldi başımıza. Ben böyle ürkek bekliyorum, sevgililer sarmaş dolaş, bitirimler kız kesiyor –biri, artık kim gaza getirmişse biçareyi, yanındakine, “gözüne kestir lan birini”, diyor, “tam 12’de ışıklar sönünce, herkes önüne çıkanı öpecek”–, kızlar iç gıcıklıyor –benim dibimdekiler dua etsin de, bitirimi ağzı açık bekleten yalan gerçeğe dönüşsün, ayrıca ortalık da zifiri karanlık olsun– ve herkesin gözü gökte. N’olacak? Havai fişekler bekleniyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;00.10. Havai fişek falan atılmadı. Tabii, sivil insiyatif olmazsa, Beyoğlu Belediyesi de beklentileri böyle boşa çıkarır işte. Bakırköy’e havale edilmemden bir gün önce gittiğim kahvede ayaklarımızı dinlendirelim istedik. On-on beş kişi var içeride. Kapıya yakın oturduk. Benim Denek de orada. Birden, birkaç genç, kızlı erkekli, girdi içeriye, hep bir ağızdan “Mutlu yıllar!” diye bağırıp, yan masadaki bardakları yere attılar. Herkes şaşkın, donup kalmış bakarken, mesajlarını ilettiler koro halinde: “Anarşist tavır!” Sonra hemen çıkıp gittiler. Hapıma davrandım, ellerim titreyerek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;01.Küsur. Yerin iki kat altında, Zeytinburnu minibüsü sıkışıklığında, küçücük bir bardayız. Sıkışık ve küçük, yetersiz kelimeler. Yanınızdakiyle, kadehlerinizi eşzamanlı kaldırıp içmek zorundasınız. Tam bir milli birlik ve beraberlik ruhu esiyor. Bir de dans etmeye çabalayanlar var ki, tam seyirlik. Karadeniz horonundan başkası mümkünmüş gibi... Gözümü çevirince –mecburen, kafam çevrilemiyor– o kahvedeki anarşist eylemcilerden birini gördüm. Solumdaki arkadaşın kulağına –mecburen, çünkü kulağı, kadehimin ağzına taktıkları portakal diliminin yerini almış vaziyette– “Eyvah” dedim, “tavır koyacaklar yine.” “Yok” dedi, “burada yapmazlar. Burası, anarşistlerin barı.” Artık nasıl “haydaa!” diye bağırmışsam, tam ensemdeki soluğun sahibi, hiç tanımadığım, sonradan “Kürt Partisi” taraftarı olduğunu öğrendiğim adam, kolunu gerecek boş hacmi nasıl yarattıysa, “yaşşa be!” diye sırtıma vurdu, “tam zeybek sırasıydı valla...” Sıkı Ege’li bir Kürt! Biliyorum, tasavvuru pek güç ama, oturduğumuz yerde zeybek döktürdük... Üstelik zılgıtlar eşliğinde. Halkların kardeşliği!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;&lt;center&gt;Yayınlayanların Notu: Günce burada kesiliyor…&lt;/center&gt;&lt;/b&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/2792516002229479228-684611966592119347?l=durmusbakar.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://durmusbakar.blogspot.com/feeds/684611966592119347/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=2792516002229479228&amp;postID=684611966592119347' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/684611966592119347'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/2792516002229479228/posts/default/684611966592119347'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://durmusbakar.blogspot.com/2007/09/gzlem-gncesi.html' title='Gözlem Güncesi'/><author><name>Dr. Durmuş Bakar</name><uri>http://www.blogger.com/profile/15250997780924838613</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='16' height='16' src='http://img2.blogblog.com/img/b16-rounded.gif'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
