27 Kasım 2007 Salı

Asteriks üzerine: ‘Bu akademisyenler kafayı yemiş!’



Yeni bir Asteriks filmi gösterime girecekmiş... Oradan aklımıza geldi, şöyle bir yazı da vardı:

Red Kit, Washington’daki “büyük beyaz şef”in elçiliğini sık sık üstlenen, “beyaz” yayılmacılığının önündeki “kızılderili” engelini aşmakta “gölgesinden bile hızlı çektiği” silahına başvurulan bir posta muhafızıydı. 1968’in yaklaşan fırtınasında doğan Asteriks ise, yayılmacılığa karşı direnişin, Üçüncü Dünya’nın anti-emperyalist kalkışmasının sembolü oldu.
Görkemli Roma ordusunu, Yüce Sezar’ı çılgına çeviren küçücük bir köy ve bu köyün balıkçı, demirci, taşçı, avcı, paylaşmacı, neşeli, âsi, cahil, kaba, hırçın, dobra, sade insanları. (Sanatçı diyemedik, çünkü köyün ozanı Kakofoniks, her anlamda felakettir!) Düzenli, uygun adım talimli, strateji planlı, üniforma giymiş de yürüyen disiplin timsali orduya karşı, “haydi yallahçı güruh”un kavgasıdır bu biraz da. Debdebenin ve ihtirasın, paranın ve statünün dünyasına karşı, komünal yaşamın dünyası. Kaybetmek istemedikleri, köy/ülkelerinin yanı sıra, daha doğrusu, köy/ülkelerinin ta kendisi olarak, bu yaşamdır. Galya’nın tek bağımsız köyünün sakinleri, meselenin tahta çitle çevrilmiş bir toprak parçasından ibaret olmadığının bilincindedirler ve bunu sık sık dile getirirler... Goscinny’nin büyük oğlu, her macera bitiminde, bir yalnızlık şarkısı mırıldanarak, tek başına batan güne doğru ilerlerken, küçük oğlu, bütün köyün neşeyle toplandığı, meydana kurulan şölen sofrasında oturuyor. O sofrada gizlidir işte işin sırrı...


Uzmanlık alanları klasik filoloji, eskiçağ tarihi, arkeoloji olan bir düzine akademisyen, oturmuş, Asteriks üzerine makaleler kaleme almış. Ve bu makaleler, “Asteriks ve Roma Dünyası” adıyla kitaplaştırılmış. Başlığa bakıp da, alanlarındaki birikimlerini bir çizgi romanı “derinlemesine okumakta” kullanmaya ve kullandırmaya girişmelerinden dolayı onları böyle nitelendirdiğimizi sanmayın. Bilen bilir, Asteriks dilinde “kafayı yemek”, bizim gündelik argomuzdakinden çok daha ötelerde bir şeyi imler. Gene de, bizim bu nitelememizin gerekçesi, her iki durumdan da çok farklı. Tutatis yazının sonuna kadar gökleri başımıza yıkmazsa, öğreneceksiniz. Siz beklerken biz kitaba dönelim.
Editör Kai Brodersen, Mannheim Üniversitesi’nden eskiçağ tarihçisi. Akademisyenlerin çoğunun, özellikle Antik Yunan, Roma tarihi ile ilgilenenlerin, Asteriks çizgi romanını okuduklarını, ama bunu itirafa cesaret edemediklerini düşünüyor Brodersen. Oysa, yapılan çalışmalarla, bu çizgi romanın ana kahramanlarından Oburiks’in sık sık işaretparmağını şakağına vurarak sarfettiği söz arasındaki paralellik çok açık: “Bu Romalılar kafayı yemiş!”
ASTERİKS, “ALT TARAFI ÇİZGİ ROMAN” MIDIR?
(Oburiks adı, vaktiyle Asteriks okuyup da şimdi ilgilenmeyenlerce yadırganabilir. Asıl adı Obeliks olan bu kahraman, Türkçede uzun zaman Hopdediks olarak anıldı. Sadece onun değil, diğer kahramanların adı da, özellikle Halit Kıvanç’ın güzelim çevirisinden nasiplenmiş, “yerlileşmiş”ti. Bergama köylülerinin direnişinden bir enstantaneyi hatırlayın: Altında mavi çizgili pijama olan, üstü çıplak, göbeğinin hatırı sayılır köylü, gazetelerin başsayfalarına “Bergamalı Hopdediks” olarak geçmişti! Ve bu çizgi romanın ülkemizde de kök saldığının göstergesi olsa gerek, manşetleri gören herkes gülümsemiş, kimse, “Kim bu Hopdediks?” dememişti... Neyse, gerek kitabın çevirisine temel alınan, gerek şu an piyasada tek olan Remzi Kitabevi baskılarında, Obeliks/Hopdediks, Oburiks oldu. Yabancı değil yani! Uzattık nasılsa, kaptırıp koyverelim az daha uzatalım. Bu kahramanların isimleri, “sk” bitimlerinin “ks” bitimlerine dönüşmesiyle üremiş. Ufacık bir şey olan “Asteriks”, şu dipnotların minik yıldız işareti “Asterisk”ten; sırtında sürekli bir yontma kaya taşıyan “Obeliks” de, tam da o yontulmuş kaya, dikilitaş anlamındaki “Obelisk”ten geliyor, falan filan...)
René Goscinny’nin yazdığı, Albert Uderzo’nun çizdiği (Uderzo, Goscinny’den sonra metinleri de üstlendi ama, kitaplarda hep ikilinin imzası yer aldı) “Galyalı Asteriks’in Maceraları”, yalnızca olayların geçtiği MÖ 50 yıllarının ve kahramanlarımızın yaşadığı coğrafyanın tarihinin olabildiğince titizlikle işlenmesiyle değil, giderek, anlatılan hikâyelerin araştırmacılara ışık tutabilmesi yönünden de, “alt tarafı çizgi roman” denilip geçilemeyecek nitelikte. Örneğin, 1972’de yayımlanan “Asteriks Olimpiyatlarda” macerasının, Olympia ören yerindeki kazı heyetinden bir kişinin verebileceği bilgiler içerdiği, Würzburg’lu arkeolog Profesör Ulrich Sinn’in dikkatini çekmiş. “Asteriks ve Olympia Kenti” başlıklı makalesinde, kazı yerindeki bulgular ve edinilen bilgilerle, maceradaki çizim ve anlatım arasındaki tutarsızlıklara değindikten sonra, gene de bir noktaya takılmadan edemiyor: “Hipodromun girişi yakınlarındaki bir binanın varlığını Uderzo nasıl öğrenmişti? Burada böyle bir binanın bulunduğu, sadece antikçağa ait bir belgede kayıtlıydı. Kazılarda bu binaya dair hiçbir ize rastlanmamıştı. Bu nedenle de, mimarı Agnaptos’un adını taşıyan bu yapı, hiçbir plan ve makette gösterilmemiş ve Zeus tapınağı hakkında bilinenlerin tanıtımlarında da yer almamıştı.”
OBURİKS, ROMA’YA TESLİM Mİ OLDU?
Buradan, başlığa ilişkin bir ipucu elde edebiliriz aslında. Çünkü, bu soruyu sorduktan, çizgi romanın yaratıcısına casusluk yapan bir arkeologdan kuşkulandığını dile getirdikten sonra, Sinn şöyle diyor: “Herhalde resimdeki bir boşluğun doldurulması gerekmiş, çizer de buraya böyle bir bina yerleştirmişti.” İşte bu olasılık, çok önemli. Buna bir im koyalım, birazdan kullanacağız...
Akademisyenlerin, kendi dalları açısından bir çizgi romanı büyüteç altına almaları, son derece keyif verici bir şey. Konu Asteriks olunca, kurgu ve gerçek öylesine iç içe geçiyor ki, gerçeğin mi kurgulandığının yoksa kurgunun mu gerçeğin yerini aldığının, hangisinin nerede geçerli olduğunun algılanması da, tam anlamıyla uzmanlık sorusuna dönüşüyor. Bu ayrıştırılamazlık, dönüp akademisyenleri de vurmuyor değil hani. Kitapta yer alan makalelerde -anlatılanların odağında bir çizgi roman olduğu düşünülürse- “mahsuscuktan” aktarılan şeyler de var mı diye kuşkuya düşmeden edemiyor insan. Yani, MS 3. yüzyılda ganimet eşyası olarak Pfalz yöresine getirilip, 1700 yıl sonra gün ışığına çıkan adak levhalarından, Hagenbach’ta bulunan levhalardan birinde, gerçekten “Domino Marti Andossus Obbelexxi filius votum solvit libens merito” yazmakta mıdır ve bu “Efendimiz Mars’a, Andossus, Obelix’in oğlu, söz verdiği üzere adağını, hak ettiği için seve seve yerine getirmiştir” demek midir? Brodersen’in bu adak levhasından kalkarak vardığı çıkarımlar, geçerli midir? Oburiks’in, babasının güldüğü Latince’yi gayet iyi bilen oğlu, Kelt tanrılarından birine değil, Romalıların savaş tanrısı Mars’a adakta bulundu! Öyleyse? O küçük Galya köyü de Romalılara direnemedi, kendi küçük dünyasında kalamadı, yenildi ve bizzat Oburiks, Roma devletinin ortasında aile kurdu...
KURGUNUN GERÇEĞİ DEĞİŞTİRME GÜCÜ
Evet, başlığa geçme vakti geldi. Kurgu nerede gerçek nerede tartışmasının bittiği noktadayız. Bir hayalî kahramana buluntularla can verip, akıbeti hakkında çıkarım sunmak ne kadar meşru ise, akademik bakışın “tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi”nden dem vuran soğuk yüzüne takılıp kalmamak da o kadar meşrudur.
Aralarında Sezar’ın “Galya Savaşı” yapıtının da bulunduğu zengin bir kaynakça, Asteriks maceralarının geçtiği yerlere, Sezar’dan Kleopatra’ya hikâye karakterlerine, dinden hitabet sanatına, korsanlardan kâhinlere kadar bir sosyal yaşama ilişkin akademik bilgi ve yorum, kuşkusuz bu kitabı okuduktan sonra, bu çizgi romana daha farklı bir gözle bakmamızı sağlayacak. En azından, eskiçağ tarihinin özel bir alanında bilgilenmiş olacağız. Ama, iki macerada Kleoparta’nın burnunun farklı çizildiğine gösterilen dikkat ve “aslında nasıl bir kadındı”yı açıklamaya gösterilen özen, akademisyenleri, yukarıda bahsettiğimiz olasılık değerlendirmesinde yanılmaktan kurtaramıyor. Yazarı ve çizeri, aslında tarihsel gerçeklikle örtüşmeyi umursamadan çizgi romanı hazırlamış, bazı denk düşmeler yazılıp çizilene böyle bir nitelik atfettirmiş olsa, ne değişirdi ki? Yani, gerçekten karede bir boşluk kaldı diye oraya bir bina oturtulsa ve bu bilinmeyen bir gerçeği ortaya çıkarsa, ne değişirdi ki?
Asteriks maceralarının anlattıkları, eskiçağın resmedilmesinin ötesindedir. Nitekim, kitaptaki makalelerin yazarları da, bugüne ilişkin bir mesaj göndermeden edemeyerek bunun farkında olduklarını gösteriyorlar. Goscinny ve Uderzo neyi amaçlamış olursa olsun; ister bir uzman arkeolog, ister Brodersen’in “Centurion nedir?” diye Roma tarihinin üst düzey sınav sorusunu soran ilkokuldaki oğlu, her okur, elindeki metin ve çizgiyle baş başadır. Ne okuduğu, ona bağlı olarak değişkenlik gösterecektir. Ortak payda, gülmek olabilir, kabul; ama Asteriks’i bu kadar sevdiren, ne eskiçağı canlandırmadaki araştırmacılık, ne de müthiş çizgilerle desteklenen esprilerdir kanımızca. Galya’nın bu küçücük boylu, sarı posbıyıklı, kaskı kanatlı, kılıcı hep kınında köylüsü, muazzam bir direnişin liderlerinden biri olarak karşımızda durmaktadır.
Varsın akademisyenler, “yenildiler, sihirli şerbetleri yoktu, koca bir dünyanın ortasında küçük bir köy olarak kendi kabuklarında yaşayamazlardı” türünden “gerçekler”e köprü atmaya çalışsınlar, umurumuzda değiL.
68’İ ÖNCELEYEN BİR KAHRAMAN
Morris’in çizgileriyle canlanan “Lucky Luke (Red Kit)” metinlerini de kaleme alan Goscinny, bu iki kahramana da, yaratılış döneminin izlerini aktarmış olsa gerek. 1950’lerin dünyasına doğan Red Kit, Washington’daki “büyük beyaz şef”in elçiliğini sık sık üstlenen, “beyaz” yayılmacılığının önündeki “kızılderili” engelini aşmakta “gölgesinden bile hızlı çektiği” silahına başvurulan bir posta muhafızıydı. 1968’in yaklaşan fırtınasında doğan Asteriks ise, yayılmacılığa karşı direnişin, Üçüncü Dünya’nın anti-emperyalist kalkışmasının sembolü oldu.
Görkemli Roma ordusunu, Yüce Sezar’ı çılgına çeviren küçücük bir köy ve bu köyün balıkçı, demirci, taşçı, avcı, paylaşmacı, neşeli, âsi, cahil, kaba, hırçın, dobra, sade insanları. (Sanatçı diyemedik, çünkü köyün ozanı Kakofoniks, her anlamda felakettir!) Düzenli, uygun adım talimli, strateji planlı, üniforma giymiş de yürüyen disiplin timsali orduya karşı, “haydi yallahçı güruh”un kavgasıdır bu biraz da. Debdebenin ve ihtirasın, paranın ve statünün dünyasına karşı, komünal yaşamın dünyası. Kaybetmek istemedikleri, köy/ülkelerinin yanı sıra, daha doğrusu, köy/ülkelerinin ta kendisi olarak, bu yaşamdır. Galya’nın tek bağımsız köyünün sakinleri, meselenin tahta çitle çevrilmiş bir toprak parçasından ibaret olmadığının bilincindedirler ve bunu sık sık dile getirirler.
PARANIN GEÇMEDİĞİ BİR DÜNYA
Asteriks’in köyünde, ihtiyaçlar üzerinden takas yapılır, para görülmez. Nedense akademisyenlerin değinmedikleri (alanları açısından pek bir öğe taşımadığından olsa gerek) “Oburiks ve Şirketi” macerası, bu konuyu işler. Roma Senatosu, Sezar başkanlığında, kendilerini bütün dünyaya küçük düşüren bu köyü nasıl hizaya getirebileceklerini tartışırken, iktisat eğitimli Caius Birtuhafus, onaylanan önerisini sunar: İçlerine altın ve kazanç tutkusunu sokalım! Yozlaştırarak çökertelim! Söylemeye gerek var mı, Birtuhafus’un planı, Roma’nın iflasına varır maceranın sonunda. Benzer bir hikâye de “Tanrılar Sitesi”dir. Galya köyünün yakınlarında, Roma’nın seçkinleri için yaptırılan lüks sitenin alışveriş merkezi hizmete giremediğinden, yerleşmeye gelenler köyün çarşısını kullanmaya başlarlar. Oburiks, sürekli sırtında taşıdığı, ne işe yarayacağı, neden yontulduğu asla bilinemeyen taşlarından birini almak isteyip de fiyatını soran Romalı’yı yanıtlar: “İki yabandomuzu!” Romalı’nın karısı, köyü biraz daha tanımıştır: “Balık olarak ne eder?” Sonraki karede Oburiks işaretparmağını şakağına vurmaktadır elbet: “Bu Romalılar tamamiyle kafayı...” Unutmadan ekleyelim, sitenin yapımı için ormanlık alanın talan edilmesi (yani edilmeye çalışılması), Oburiks’in köpeği İdefiks’i yakından tanımamıza vesile olur. İdefiks, zarara uğramış bir ağaç görse fenalık geçiren, çevreci bir köpektir.
YALNIZLIK ŞARKISI MI, DOSTLAR SOFRASI MI...
Bu köyün insanları, Lutesya (Paris) tipi yaşamı, modayı, ti’ye alırlar. Bir “Romeo ve Juliet” uyarlaması olan “Büyük Hendek”te, “Lejyoner”de, aşkın en güzel örneklerini sunarlar. Yabandomuzu avlar, Romalı döver, genellikle Demirci Tamotomatiks’le Balıkçı Palamutiks arasında başlayan ve bir bayat balığın havalanıp bir surata çarpmasıyla alevlenen atışmalarda cümbür cemaat kavga eder, yaşayıp giderler. Çıktıkları yolculuklar, egemenlere karşı mücadele eden halkları desteklemek amaçlıdır. (“Şehrazad” macerasının sonundaki, Şef Toptoriks’in asla kimsenin dinlediği nutuklarının birinden alıntı: “Kadehimi bizim harika savaşçılarımız için kaldırıyorum. Uzak ülkelere giderek, orada yabancısı olduğumuz halklara destek veren çocuklarımıza...”)
40 yıla yaklaşan süredir yayımlanan Asteriks, öyle pek yayın periyodu gözetmez. Sanki, ihtiyaç olduğu zaman çıkıp bir-iki söz söyler gibidir. Öyle ki, yayımlanan macera sayısı, neredeyse yılda bir ortalamasına denk düşer. Ve her maceranın yayın yılına baktığınızda, dünya üzerinde tartışma gündemine gelmiş bir konuya bir yerinden değindiğini görürsünüz. Perspektif hep aynıdır: Dayatılana isyan... (İsyan deyince, bir macerada Spartaküs’le birlikte savaşırlar. Atlantis’e, düş ülkeye giderler ve Spartaküs ebediyen çocuk olarak yaşamak üzere orada kalır. Bu da, isterse bizim kuruntumuz olsun, çarpıcı bir göndermedir. Şey, Spartaküs, Kirk Douglas yüzüyle çizilmiştir ama, neyse…)
DÜŞÜN GERÇEĞİ, GERÇEĞİN YANILGISI
Akademisyenler, Romalılar’ı “Ave Sezar! Sevgili işgalcilerimiz hoş gelmişler!” diye karşılayan Egesus Seramiks’e karşı Toptoriks’in; işgalci Roma ordusuna karşı Britanyalılar’ın kazanmasında sihirli şerbetin değil, satın alınamayan değerlerin rol oynadığını görebilselerdi keşke. O zaman, “böyle bir şurup yoktu, o yüzden yenilmeye mahkûmdular” gibisinden, “katı bilimci”nin “gerçeklerin yanıltıcılığı”na düşmesinden kurtulabilirlerdi. (Yeri gelmişken: Remzi Kitabevi çevirmenleri, bu sihirli karışıma, “sihirli/büyülü iksir” deyip duruyorlar. İksir, zaten sihirlilik anlatır. Fransızca aslını bilemiyorum, ama, İngilizcede “magic potion/sihirli şerbet” olarak geçen bu Büyüfiks imali mayiye, Kıvanç zamanında “devegücütazıhızı şerbeti” denilmişti. Hiç değilse Türkçe açısından doğruydu!)
Asteriks, bağımsızlığa tutkun insanların elinde bayrak olmayı, Galya tarihi ne derse desin, sürdürecek. Goscinny’nin büyük oğlu, her macera bitiminde, bir yalnızlık şarkısı mırıldanarak, tek başına batan güne doğru ilerlerken, küçük oğlu, bütün köyün neşeyle toplandığı, meydana kurulan şölen sofrasında oturuyor. O sofrada gizlidir işte işin sırrı... Bu sırra varamayan akademisyenlere, “kafayı yemişler” demeyeceksiniz de, ne diyeceksiniz?


Tamamını Oku...

6 Kasım 2007 Salı

Bindikleri gibi inerler!


Yayınlayıcıların Notu: Bu da taa 2003'te yazılmış... Bugün için bir anlamı yok ama, hani külliyat tamamlama babında, yayınlıyoruz. Kılı kıpırdarsa yenilerini de göreceğiz... Buyurun:


Bazen böyle olur işte. Hepi topu on saniye içinde başlayıp biten bir olay, ömür boyu kullanılabilecek dersler manzumesi içerir. Siyasetin bütün unsurları, sosyoloji ve felsefenin eşliğinde, on saniye içinde önünüzden geçer film şeridi gibi…
Bayrampaşa Şehir Parkı’nın açılış töreninde, Tayyip Erdoğan, ata bindi. Haberin ilk cümlesi böyle olmalı; langadank “attan düştü” derseniz, olayın bazı boyutlarını ıskalamış olursunuz.
Bir kere, nasıl bindi, değil mi? Ne diyor Başbakan? “Arkadaşların ısrarıyla ata bindik. Sonra malum olay gerçekleşti.” Doğru söylüyor. Ben de gördüm, bir yığın zevat, önce adamın ceketini çıkarttırdılar, sırtını sıvazladılar, en iyi binici adayı sensin diye havaya soktular, onun “yahu bu huysuzlanıyor” diyerek cayma girişimlerini, itirazlarını dinlemediler. Başbakan ata binmek üzere hazırlanırken, at da, dizginleri çekiştirilerek, eyeri ayarlanarak onun binmesine hazır hale getiriliyordu. Kâh itaat etmesi için sertçe sıkılıyordu gemler, kâh uysallaştırmak için burnu okşanıyordu. Sonra, tamamdır, kuzu gibi oldu, binebilirsin dediler Başbakan’a. Hatta, hoppacık yapıp kaldırıp koydular atın sırtına. Ayacıklarını üzengilere yerleştirdiler. İşte biniş süreci buydu. Ata da kendisine de dayatıldı yani…
Ama atın adına bakar mısınız: Cihan! Koskoca Cihan bu, her şeyi başkalarının yönettiği bir operasyonla, sırtına oturtulan bir yükü jokeyi beller de, onun kumandasında tırıs gider mi hiç… Salladı, attı yere işte. Binmesiyle düşmesi bir oldu Başbakan’ın…
Sonrası çok daha sinematografikti. Erdoğan yerde yuvarlanırken, at, kafasını sallayarak şöyle bir etrafa bakındı. Hani, amiyane tabirle, çevresindeki kalabalığı bir kesti. Resmen meydan okudu, sırtına bir adam bindireceğiz diye uğraşanlara. Şöyle der gibiydi: “Ben bu jokey bozuntusu nezdinde, sizi sırtımdan attım.” Hemen üstüne üşüştüler tabii, dizginlerini ele almak istediler. Yaklaştırmadı yanına, yelelerini saça saça, çiftesini göstere göstere uzaklaştı…
Halkın bu görüntüleri tekrar tekrar izlemesinde yarar var. Cihan, hiç sırtına bindirilenin kendiliğinden inmesini beklemedi; inene kadar sineye çekip mahmuzlarına, pardon, topuklarına da uymadı; dizginlerini vermedi. Kestirmeden halletti işi: Küüt! Böyle binen, böyle iner…
Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun, “Başbakanımız attan düşmez; iner. Daha sonra, indiği ata tekrar biner” demiş olaydan sonra. Nasreddin Hoca hesabı. Attan düşünce, “zaten inecektim” demiş ya… Düşmedi, indi yaklaşımı, fıkranın konusu olabilir de, cümlesinin ikinci bölümüne ne demeli? De hadi, binse ya bir daha! Evet, inseydi binebilirdi; tepetaklak gidince, o biraz zor ama… TBMM Başkanı Bülent Arınç, teselli için söylenen “her jokey düşer” sözüne içerlemiş: “Başbakan jokey değil ki!” Tamam işte, at da onu söylüyor, kızacak ne var. Abdullah Gül, aradaki çatlağı sezdirmiş: “Riske etmemesi gerekirdi. Yapmamalıydı.” Dışişleri Bakanı, Başbakan’ın mabadındaki acıyı kendi içinde hissetmiş olsa gerek. Bakalım, onu atın sırtına oturtmak istediklerinde, bu sahneyi hatırlayacak mı… İbretlik seyir olsa gerek onun için.
Televizyonlar, jokeyleri konuk ettiler, haberi verirken. Hepsi, Erdoğan’ı ata bindirenleri eleştirdi. Önceden iyice yorulmalıymış at. Birinin sırtına binmesine alıştırılmalıymış. Sessiz, sakin bir ortam yaratılmalıymış. Enerjisi boşaltılmalıymış. Bunlar yapılabilmiş olsa, sonuç da bu olmazmış. Erdoğan bunu ne bilsinmiş, ama, orada atın eğiticileri varmış, onlar bu hatayı yapmamalıymış. Jokey değil, Pentagon’un stratejisti sanki adamlar…
Arapatı Derneği Genel Sekreteri, ne desin adamcağız, “Başbakan eski sporcu olduğu için atletik yapısıyla daha kötü şeyler olmasından kurtuldu” filan diye gevelemiş. Ne atletikti ama gerçekten! Ağır çekim çuval gibi düşmedi de, perendeler atarak ayağa kalktı sanırsınız ha…
Ayağa kaktı deyince… Başbakan, önemli olan düşmek değil, sonrasında kalkmak demiş. Başına geleni, hayat dersi olarak nitelendirmiş. “Hayatı daha bir tanıdık!” Aldığı dersi şiddetle merak ediyoruz, bakalım zaman ne gösterecek…
Olayın öncesinde, Erdoğan aynı parkta mini golf de oynamış. Dokuz atışın hepsi isabetsiz. Bakın bu da bir sinyal, anlayana.
Ayyy, fotoğrafta atın sağ arka ayağı da... amaannn, evlerden uzak...


Tamamını Oku...