27 Kasım 2007 Salı

Asteriks üzerine: ‘Bu akademisyenler kafayı yemiş!’



Yeni bir Asteriks filmi gösterime girecekmiş... Oradan aklımıza geldi, şöyle bir yazı da vardı:

Red Kit, Washington’daki “büyük beyaz şef”in elçiliğini sık sık üstlenen, “beyaz” yayılmacılığının önündeki “kızılderili” engelini aşmakta “gölgesinden bile hızlı çektiği” silahına başvurulan bir posta muhafızıydı. 1968’in yaklaşan fırtınasında doğan Asteriks ise, yayılmacılığa karşı direnişin, Üçüncü Dünya’nın anti-emperyalist kalkışmasının sembolü oldu.
Görkemli Roma ordusunu, Yüce Sezar’ı çılgına çeviren küçücük bir köy ve bu köyün balıkçı, demirci, taşçı, avcı, paylaşmacı, neşeli, âsi, cahil, kaba, hırçın, dobra, sade insanları. (Sanatçı diyemedik, çünkü köyün ozanı Kakofoniks, her anlamda felakettir!) Düzenli, uygun adım talimli, strateji planlı, üniforma giymiş de yürüyen disiplin timsali orduya karşı, “haydi yallahçı güruh”un kavgasıdır bu biraz da. Debdebenin ve ihtirasın, paranın ve statünün dünyasına karşı, komünal yaşamın dünyası. Kaybetmek istemedikleri, köy/ülkelerinin yanı sıra, daha doğrusu, köy/ülkelerinin ta kendisi olarak, bu yaşamdır. Galya’nın tek bağımsız köyünün sakinleri, meselenin tahta çitle çevrilmiş bir toprak parçasından ibaret olmadığının bilincindedirler ve bunu sık sık dile getirirler... Goscinny’nin büyük oğlu, her macera bitiminde, bir yalnızlık şarkısı mırıldanarak, tek başına batan güne doğru ilerlerken, küçük oğlu, bütün köyün neşeyle toplandığı, meydana kurulan şölen sofrasında oturuyor. O sofrada gizlidir işte işin sırrı...


Uzmanlık alanları klasik filoloji, eskiçağ tarihi, arkeoloji olan bir düzine akademisyen, oturmuş, Asteriks üzerine makaleler kaleme almış. Ve bu makaleler, “Asteriks ve Roma Dünyası” adıyla kitaplaştırılmış. Başlığa bakıp da, alanlarındaki birikimlerini bir çizgi romanı “derinlemesine okumakta” kullanmaya ve kullandırmaya girişmelerinden dolayı onları böyle nitelendirdiğimizi sanmayın. Bilen bilir, Asteriks dilinde “kafayı yemek”, bizim gündelik argomuzdakinden çok daha ötelerde bir şeyi imler. Gene de, bizim bu nitelememizin gerekçesi, her iki durumdan da çok farklı. Tutatis yazının sonuna kadar gökleri başımıza yıkmazsa, öğreneceksiniz. Siz beklerken biz kitaba dönelim.
Editör Kai Brodersen, Mannheim Üniversitesi’nden eskiçağ tarihçisi. Akademisyenlerin çoğunun, özellikle Antik Yunan, Roma tarihi ile ilgilenenlerin, Asteriks çizgi romanını okuduklarını, ama bunu itirafa cesaret edemediklerini düşünüyor Brodersen. Oysa, yapılan çalışmalarla, bu çizgi romanın ana kahramanlarından Oburiks’in sık sık işaretparmağını şakağına vurarak sarfettiği söz arasındaki paralellik çok açık: “Bu Romalılar kafayı yemiş!”
ASTERİKS, “ALT TARAFI ÇİZGİ ROMAN” MIDIR?
(Oburiks adı, vaktiyle Asteriks okuyup da şimdi ilgilenmeyenlerce yadırganabilir. Asıl adı Obeliks olan bu kahraman, Türkçede uzun zaman Hopdediks olarak anıldı. Sadece onun değil, diğer kahramanların adı da, özellikle Halit Kıvanç’ın güzelim çevirisinden nasiplenmiş, “yerlileşmiş”ti. Bergama köylülerinin direnişinden bir enstantaneyi hatırlayın: Altında mavi çizgili pijama olan, üstü çıplak, göbeğinin hatırı sayılır köylü, gazetelerin başsayfalarına “Bergamalı Hopdediks” olarak geçmişti! Ve bu çizgi romanın ülkemizde de kök saldığının göstergesi olsa gerek, manşetleri gören herkes gülümsemiş, kimse, “Kim bu Hopdediks?” dememişti... Neyse, gerek kitabın çevirisine temel alınan, gerek şu an piyasada tek olan Remzi Kitabevi baskılarında, Obeliks/Hopdediks, Oburiks oldu. Yabancı değil yani! Uzattık nasılsa, kaptırıp koyverelim az daha uzatalım. Bu kahramanların isimleri, “sk” bitimlerinin “ks” bitimlerine dönüşmesiyle üremiş. Ufacık bir şey olan “Asteriks”, şu dipnotların minik yıldız işareti “Asterisk”ten; sırtında sürekli bir yontma kaya taşıyan “Obeliks” de, tam da o yontulmuş kaya, dikilitaş anlamındaki “Obelisk”ten geliyor, falan filan...)
René Goscinny’nin yazdığı, Albert Uderzo’nun çizdiği (Uderzo, Goscinny’den sonra metinleri de üstlendi ama, kitaplarda hep ikilinin imzası yer aldı) “Galyalı Asteriks’in Maceraları”, yalnızca olayların geçtiği MÖ 50 yıllarının ve kahramanlarımızın yaşadığı coğrafyanın tarihinin olabildiğince titizlikle işlenmesiyle değil, giderek, anlatılan hikâyelerin araştırmacılara ışık tutabilmesi yönünden de, “alt tarafı çizgi roman” denilip geçilemeyecek nitelikte. Örneğin, 1972’de yayımlanan “Asteriks Olimpiyatlarda” macerasının, Olympia ören yerindeki kazı heyetinden bir kişinin verebileceği bilgiler içerdiği, Würzburg’lu arkeolog Profesör Ulrich Sinn’in dikkatini çekmiş. “Asteriks ve Olympia Kenti” başlıklı makalesinde, kazı yerindeki bulgular ve edinilen bilgilerle, maceradaki çizim ve anlatım arasındaki tutarsızlıklara değindikten sonra, gene de bir noktaya takılmadan edemiyor: “Hipodromun girişi yakınlarındaki bir binanın varlığını Uderzo nasıl öğrenmişti? Burada böyle bir binanın bulunduğu, sadece antikçağa ait bir belgede kayıtlıydı. Kazılarda bu binaya dair hiçbir ize rastlanmamıştı. Bu nedenle de, mimarı Agnaptos’un adını taşıyan bu yapı, hiçbir plan ve makette gösterilmemiş ve Zeus tapınağı hakkında bilinenlerin tanıtımlarında da yer almamıştı.”
OBURİKS, ROMA’YA TESLİM Mİ OLDU?
Buradan, başlığa ilişkin bir ipucu elde edebiliriz aslında. Çünkü, bu soruyu sorduktan, çizgi romanın yaratıcısına casusluk yapan bir arkeologdan kuşkulandığını dile getirdikten sonra, Sinn şöyle diyor: “Herhalde resimdeki bir boşluğun doldurulması gerekmiş, çizer de buraya böyle bir bina yerleştirmişti.” İşte bu olasılık, çok önemli. Buna bir im koyalım, birazdan kullanacağız...
Akademisyenlerin, kendi dalları açısından bir çizgi romanı büyüteç altına almaları, son derece keyif verici bir şey. Konu Asteriks olunca, kurgu ve gerçek öylesine iç içe geçiyor ki, gerçeğin mi kurgulandığının yoksa kurgunun mu gerçeğin yerini aldığının, hangisinin nerede geçerli olduğunun algılanması da, tam anlamıyla uzmanlık sorusuna dönüşüyor. Bu ayrıştırılamazlık, dönüp akademisyenleri de vurmuyor değil hani. Kitapta yer alan makalelerde -anlatılanların odağında bir çizgi roman olduğu düşünülürse- “mahsuscuktan” aktarılan şeyler de var mı diye kuşkuya düşmeden edemiyor insan. Yani, MS 3. yüzyılda ganimet eşyası olarak Pfalz yöresine getirilip, 1700 yıl sonra gün ışığına çıkan adak levhalarından, Hagenbach’ta bulunan levhalardan birinde, gerçekten “Domino Marti Andossus Obbelexxi filius votum solvit libens merito” yazmakta mıdır ve bu “Efendimiz Mars’a, Andossus, Obelix’in oğlu, söz verdiği üzere adağını, hak ettiği için seve seve yerine getirmiştir” demek midir? Brodersen’in bu adak levhasından kalkarak vardığı çıkarımlar, geçerli midir? Oburiks’in, babasının güldüğü Latince’yi gayet iyi bilen oğlu, Kelt tanrılarından birine değil, Romalıların savaş tanrısı Mars’a adakta bulundu! Öyleyse? O küçük Galya köyü de Romalılara direnemedi, kendi küçük dünyasında kalamadı, yenildi ve bizzat Oburiks, Roma devletinin ortasında aile kurdu...
KURGUNUN GERÇEĞİ DEĞİŞTİRME GÜCÜ
Evet, başlığa geçme vakti geldi. Kurgu nerede gerçek nerede tartışmasının bittiği noktadayız. Bir hayalî kahramana buluntularla can verip, akıbeti hakkında çıkarım sunmak ne kadar meşru ise, akademik bakışın “tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zaruri neticesi”nden dem vuran soğuk yüzüne takılıp kalmamak da o kadar meşrudur.
Aralarında Sezar’ın “Galya Savaşı” yapıtının da bulunduğu zengin bir kaynakça, Asteriks maceralarının geçtiği yerlere, Sezar’dan Kleopatra’ya hikâye karakterlerine, dinden hitabet sanatına, korsanlardan kâhinlere kadar bir sosyal yaşama ilişkin akademik bilgi ve yorum, kuşkusuz bu kitabı okuduktan sonra, bu çizgi romana daha farklı bir gözle bakmamızı sağlayacak. En azından, eskiçağ tarihinin özel bir alanında bilgilenmiş olacağız. Ama, iki macerada Kleoparta’nın burnunun farklı çizildiğine gösterilen dikkat ve “aslında nasıl bir kadındı”yı açıklamaya gösterilen özen, akademisyenleri, yukarıda bahsettiğimiz olasılık değerlendirmesinde yanılmaktan kurtaramıyor. Yazarı ve çizeri, aslında tarihsel gerçeklikle örtüşmeyi umursamadan çizgi romanı hazırlamış, bazı denk düşmeler yazılıp çizilene böyle bir nitelik atfettirmiş olsa, ne değişirdi ki? Yani, gerçekten karede bir boşluk kaldı diye oraya bir bina oturtulsa ve bu bilinmeyen bir gerçeği ortaya çıkarsa, ne değişirdi ki?
Asteriks maceralarının anlattıkları, eskiçağın resmedilmesinin ötesindedir. Nitekim, kitaptaki makalelerin yazarları da, bugüne ilişkin bir mesaj göndermeden edemeyerek bunun farkında olduklarını gösteriyorlar. Goscinny ve Uderzo neyi amaçlamış olursa olsun; ister bir uzman arkeolog, ister Brodersen’in “Centurion nedir?” diye Roma tarihinin üst düzey sınav sorusunu soran ilkokuldaki oğlu, her okur, elindeki metin ve çizgiyle baş başadır. Ne okuduğu, ona bağlı olarak değişkenlik gösterecektir. Ortak payda, gülmek olabilir, kabul; ama Asteriks’i bu kadar sevdiren, ne eskiçağı canlandırmadaki araştırmacılık, ne de müthiş çizgilerle desteklenen esprilerdir kanımızca. Galya’nın bu küçücük boylu, sarı posbıyıklı, kaskı kanatlı, kılıcı hep kınında köylüsü, muazzam bir direnişin liderlerinden biri olarak karşımızda durmaktadır.
Varsın akademisyenler, “yenildiler, sihirli şerbetleri yoktu, koca bir dünyanın ortasında küçük bir köy olarak kendi kabuklarında yaşayamazlardı” türünden “gerçekler”e köprü atmaya çalışsınlar, umurumuzda değiL.
68’İ ÖNCELEYEN BİR KAHRAMAN
Morris’in çizgileriyle canlanan “Lucky Luke (Red Kit)” metinlerini de kaleme alan Goscinny, bu iki kahramana da, yaratılış döneminin izlerini aktarmış olsa gerek. 1950’lerin dünyasına doğan Red Kit, Washington’daki “büyük beyaz şef”in elçiliğini sık sık üstlenen, “beyaz” yayılmacılığının önündeki “kızılderili” engelini aşmakta “gölgesinden bile hızlı çektiği” silahına başvurulan bir posta muhafızıydı. 1968’in yaklaşan fırtınasında doğan Asteriks ise, yayılmacılığa karşı direnişin, Üçüncü Dünya’nın anti-emperyalist kalkışmasının sembolü oldu.
Görkemli Roma ordusunu, Yüce Sezar’ı çılgına çeviren küçücük bir köy ve bu köyün balıkçı, demirci, taşçı, avcı, paylaşmacı, neşeli, âsi, cahil, kaba, hırçın, dobra, sade insanları. (Sanatçı diyemedik, çünkü köyün ozanı Kakofoniks, her anlamda felakettir!) Düzenli, uygun adım talimli, strateji planlı, üniforma giymiş de yürüyen disiplin timsali orduya karşı, “haydi yallahçı güruh”un kavgasıdır bu biraz da. Debdebenin ve ihtirasın, paranın ve statünün dünyasına karşı, komünal yaşamın dünyası. Kaybetmek istemedikleri, köy/ülkelerinin yanı sıra, daha doğrusu, köy/ülkelerinin ta kendisi olarak, bu yaşamdır. Galya’nın tek bağımsız köyünün sakinleri, meselenin tahta çitle çevrilmiş bir toprak parçasından ibaret olmadığının bilincindedirler ve bunu sık sık dile getirirler.
PARANIN GEÇMEDİĞİ BİR DÜNYA
Asteriks’in köyünde, ihtiyaçlar üzerinden takas yapılır, para görülmez. Nedense akademisyenlerin değinmedikleri (alanları açısından pek bir öğe taşımadığından olsa gerek) “Oburiks ve Şirketi” macerası, bu konuyu işler. Roma Senatosu, Sezar başkanlığında, kendilerini bütün dünyaya küçük düşüren bu köyü nasıl hizaya getirebileceklerini tartışırken, iktisat eğitimli Caius Birtuhafus, onaylanan önerisini sunar: İçlerine altın ve kazanç tutkusunu sokalım! Yozlaştırarak çökertelim! Söylemeye gerek var mı, Birtuhafus’un planı, Roma’nın iflasına varır maceranın sonunda. Benzer bir hikâye de “Tanrılar Sitesi”dir. Galya köyünün yakınlarında, Roma’nın seçkinleri için yaptırılan lüks sitenin alışveriş merkezi hizmete giremediğinden, yerleşmeye gelenler köyün çarşısını kullanmaya başlarlar. Oburiks, sürekli sırtında taşıdığı, ne işe yarayacağı, neden yontulduğu asla bilinemeyen taşlarından birini almak isteyip de fiyatını soran Romalı’yı yanıtlar: “İki yabandomuzu!” Romalı’nın karısı, köyü biraz daha tanımıştır: “Balık olarak ne eder?” Sonraki karede Oburiks işaretparmağını şakağına vurmaktadır elbet: “Bu Romalılar tamamiyle kafayı...” Unutmadan ekleyelim, sitenin yapımı için ormanlık alanın talan edilmesi (yani edilmeye çalışılması), Oburiks’in köpeği İdefiks’i yakından tanımamıza vesile olur. İdefiks, zarara uğramış bir ağaç görse fenalık geçiren, çevreci bir köpektir.
YALNIZLIK ŞARKISI MI, DOSTLAR SOFRASI MI...
Bu köyün insanları, Lutesya (Paris) tipi yaşamı, modayı, ti’ye alırlar. Bir “Romeo ve Juliet” uyarlaması olan “Büyük Hendek”te, “Lejyoner”de, aşkın en güzel örneklerini sunarlar. Yabandomuzu avlar, Romalı döver, genellikle Demirci Tamotomatiks’le Balıkçı Palamutiks arasında başlayan ve bir bayat balığın havalanıp bir surata çarpmasıyla alevlenen atışmalarda cümbür cemaat kavga eder, yaşayıp giderler. Çıktıkları yolculuklar, egemenlere karşı mücadele eden halkları desteklemek amaçlıdır. (“Şehrazad” macerasının sonundaki, Şef Toptoriks’in asla kimsenin dinlediği nutuklarının birinden alıntı: “Kadehimi bizim harika savaşçılarımız için kaldırıyorum. Uzak ülkelere giderek, orada yabancısı olduğumuz halklara destek veren çocuklarımıza...”)
40 yıla yaklaşan süredir yayımlanan Asteriks, öyle pek yayın periyodu gözetmez. Sanki, ihtiyaç olduğu zaman çıkıp bir-iki söz söyler gibidir. Öyle ki, yayımlanan macera sayısı, neredeyse yılda bir ortalamasına denk düşer. Ve her maceranın yayın yılına baktığınızda, dünya üzerinde tartışma gündemine gelmiş bir konuya bir yerinden değindiğini görürsünüz. Perspektif hep aynıdır: Dayatılana isyan... (İsyan deyince, bir macerada Spartaküs’le birlikte savaşırlar. Atlantis’e, düş ülkeye giderler ve Spartaküs ebediyen çocuk olarak yaşamak üzere orada kalır. Bu da, isterse bizim kuruntumuz olsun, çarpıcı bir göndermedir. Şey, Spartaküs, Kirk Douglas yüzüyle çizilmiştir ama, neyse…)
DÜŞÜN GERÇEĞİ, GERÇEĞİN YANILGISI
Akademisyenler, Romalılar’ı “Ave Sezar! Sevgili işgalcilerimiz hoş gelmişler!” diye karşılayan Egesus Seramiks’e karşı Toptoriks’in; işgalci Roma ordusuna karşı Britanyalılar’ın kazanmasında sihirli şerbetin değil, satın alınamayan değerlerin rol oynadığını görebilselerdi keşke. O zaman, “böyle bir şurup yoktu, o yüzden yenilmeye mahkûmdular” gibisinden, “katı bilimci”nin “gerçeklerin yanıltıcılığı”na düşmesinden kurtulabilirlerdi. (Yeri gelmişken: Remzi Kitabevi çevirmenleri, bu sihirli karışıma, “sihirli/büyülü iksir” deyip duruyorlar. İksir, zaten sihirlilik anlatır. Fransızca aslını bilemiyorum, ama, İngilizcede “magic potion/sihirli şerbet” olarak geçen bu Büyüfiks imali mayiye, Kıvanç zamanında “devegücütazıhızı şerbeti” denilmişti. Hiç değilse Türkçe açısından doğruydu!)
Asteriks, bağımsızlığa tutkun insanların elinde bayrak olmayı, Galya tarihi ne derse desin, sürdürecek. Goscinny’nin büyük oğlu, her macera bitiminde, bir yalnızlık şarkısı mırıldanarak, tek başına batan güne doğru ilerlerken, küçük oğlu, bütün köyün neşeyle toplandığı, meydana kurulan şölen sofrasında oturuyor. O sofrada gizlidir işte işin sırrı... Bu sırra varamayan akademisyenlere, “kafayı yemişler” demeyeceksiniz de, ne diyeceksiniz?


Tamamını Oku...

6 Kasım 2007 Salı

Bindikleri gibi inerler!


Yayınlayıcıların Notu: Bu da taa 2003'te yazılmış... Bugün için bir anlamı yok ama, hani külliyat tamamlama babında, yayınlıyoruz. Kılı kıpırdarsa yenilerini de göreceğiz... Buyurun:


Bazen böyle olur işte. Hepi topu on saniye içinde başlayıp biten bir olay, ömür boyu kullanılabilecek dersler manzumesi içerir. Siyasetin bütün unsurları, sosyoloji ve felsefenin eşliğinde, on saniye içinde önünüzden geçer film şeridi gibi…
Bayrampaşa Şehir Parkı’nın açılış töreninde, Tayyip Erdoğan, ata bindi. Haberin ilk cümlesi böyle olmalı; langadank “attan düştü” derseniz, olayın bazı boyutlarını ıskalamış olursunuz.
Bir kere, nasıl bindi, değil mi? Ne diyor Başbakan? “Arkadaşların ısrarıyla ata bindik. Sonra malum olay gerçekleşti.” Doğru söylüyor. Ben de gördüm, bir yığın zevat, önce adamın ceketini çıkarttırdılar, sırtını sıvazladılar, en iyi binici adayı sensin diye havaya soktular, onun “yahu bu huysuzlanıyor” diyerek cayma girişimlerini, itirazlarını dinlemediler. Başbakan ata binmek üzere hazırlanırken, at da, dizginleri çekiştirilerek, eyeri ayarlanarak onun binmesine hazır hale getiriliyordu. Kâh itaat etmesi için sertçe sıkılıyordu gemler, kâh uysallaştırmak için burnu okşanıyordu. Sonra, tamamdır, kuzu gibi oldu, binebilirsin dediler Başbakan’a. Hatta, hoppacık yapıp kaldırıp koydular atın sırtına. Ayacıklarını üzengilere yerleştirdiler. İşte biniş süreci buydu. Ata da kendisine de dayatıldı yani…
Ama atın adına bakar mısınız: Cihan! Koskoca Cihan bu, her şeyi başkalarının yönettiği bir operasyonla, sırtına oturtulan bir yükü jokeyi beller de, onun kumandasında tırıs gider mi hiç… Salladı, attı yere işte. Binmesiyle düşmesi bir oldu Başbakan’ın…
Sonrası çok daha sinematografikti. Erdoğan yerde yuvarlanırken, at, kafasını sallayarak şöyle bir etrafa bakındı. Hani, amiyane tabirle, çevresindeki kalabalığı bir kesti. Resmen meydan okudu, sırtına bir adam bindireceğiz diye uğraşanlara. Şöyle der gibiydi: “Ben bu jokey bozuntusu nezdinde, sizi sırtımdan attım.” Hemen üstüne üşüştüler tabii, dizginlerini ele almak istediler. Yaklaştırmadı yanına, yelelerini saça saça, çiftesini göstere göstere uzaklaştı…
Halkın bu görüntüleri tekrar tekrar izlemesinde yarar var. Cihan, hiç sırtına bindirilenin kendiliğinden inmesini beklemedi; inene kadar sineye çekip mahmuzlarına, pardon, topuklarına da uymadı; dizginlerini vermedi. Kestirmeden halletti işi: Küüt! Böyle binen, böyle iner…
Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun, “Başbakanımız attan düşmez; iner. Daha sonra, indiği ata tekrar biner” demiş olaydan sonra. Nasreddin Hoca hesabı. Attan düşünce, “zaten inecektim” demiş ya… Düşmedi, indi yaklaşımı, fıkranın konusu olabilir de, cümlesinin ikinci bölümüne ne demeli? De hadi, binse ya bir daha! Evet, inseydi binebilirdi; tepetaklak gidince, o biraz zor ama… TBMM Başkanı Bülent Arınç, teselli için söylenen “her jokey düşer” sözüne içerlemiş: “Başbakan jokey değil ki!” Tamam işte, at da onu söylüyor, kızacak ne var. Abdullah Gül, aradaki çatlağı sezdirmiş: “Riske etmemesi gerekirdi. Yapmamalıydı.” Dışişleri Bakanı, Başbakan’ın mabadındaki acıyı kendi içinde hissetmiş olsa gerek. Bakalım, onu atın sırtına oturtmak istediklerinde, bu sahneyi hatırlayacak mı… İbretlik seyir olsa gerek onun için.
Televizyonlar, jokeyleri konuk ettiler, haberi verirken. Hepsi, Erdoğan’ı ata bindirenleri eleştirdi. Önceden iyice yorulmalıymış at. Birinin sırtına binmesine alıştırılmalıymış. Sessiz, sakin bir ortam yaratılmalıymış. Enerjisi boşaltılmalıymış. Bunlar yapılabilmiş olsa, sonuç da bu olmazmış. Erdoğan bunu ne bilsinmiş, ama, orada atın eğiticileri varmış, onlar bu hatayı yapmamalıymış. Jokey değil, Pentagon’un stratejisti sanki adamlar…
Arapatı Derneği Genel Sekreteri, ne desin adamcağız, “Başbakan eski sporcu olduğu için atletik yapısıyla daha kötü şeyler olmasından kurtuldu” filan diye gevelemiş. Ne atletikti ama gerçekten! Ağır çekim çuval gibi düşmedi de, perendeler atarak ayağa kalktı sanırsınız ha…
Ayağa kaktı deyince… Başbakan, önemli olan düşmek değil, sonrasında kalkmak demiş. Başına geleni, hayat dersi olarak nitelendirmiş. “Hayatı daha bir tanıdık!” Aldığı dersi şiddetle merak ediyoruz, bakalım zaman ne gösterecek…
Olayın öncesinde, Erdoğan aynı parkta mini golf de oynamış. Dokuz atışın hepsi isabetsiz. Bakın bu da bir sinyal, anlayana.
Ayyy, fotoğrafta atın sağ arka ayağı da... amaannn, evlerden uzak...


Tamamını Oku...

22 Ekim 2007 Pazartesi

Star sistemine “deli” itirazı: Recep Bülbülses


Yayınlayıcıların Notu: Yine “fi tarihli” bir yazısına rastladık Durmuş Bakar’ın... “Blog” açısından yeni sayılır diye, yayınlıyoruz. Böyle yani... Aha yazı:

Haberi izleyemedim, sadece anonslarını gördüm. Recep Bülbülses bir inşaatın tepesinde, aşağıda meraklılar ve polis, bir de “Kuşum” Aydın... Anons, “Aydın, Bülbülses’i intihardan nasıl vazgeçirdi” filan gibi bir şeydi. İki “zap” arası gözüme takılıp geçiveren, “az sonra” ayrıntıyı öğrenme davetine kulak asmadığım bu sahne, hayal meyal anımsadığım bir bant-karikatürü çağrıştırdı sadece o an için.
Yine bir adam inşaatın tepesinde, intihara kesin kararlı. “Hayatım boyunca kimse beni ciddiye almadı. Hep alay ettiler benimle, eğlendiler” diyerek gözyaşları içinde kendini boşluğa bırakan adam, itfaiyecilerin gerdiği brandaya düşüyordu. Eh, gergin brandaya düşen bir kütle, hafif yaylanır tabii. İtfaiyeciler, meraklılar, basıyordu kahkahayı: “Nasıl zıpladı ama!” İntihar, sebebiyle sonuçlanıyordu!
Bülbülses’in trajedisi de aynıydı. Şöhret olamadığı için giriştiği intihar eyleminde, başrolü yine Aydın’a kaptırmıştı. “Aydın, nasıl kurtardı!” Bıraktığı bütün iz buydu “haber”in ve bu kadarı bile çoktu aslında...
Ama, insan beyninin cilvelerinden biri olsa gerek, ertesi gün bir dolmuşa bindiğimde, geçip giden bahse konu karelerden, üzerinde durmadığım, belki de fark etmediğim bir ayrıntı, belleğimde sindiği yerden fırlayıverdi. O kargaşa içinde, Bülbülses’in söylediği bir şeydi bu... Aydın’a, “Ben senden daha...” iyiyim mi, ünlüyüm mü, starım mı ne demişti. İşte bu flu ayrıntıdır, bu satırları yazdıran...
Recep Bülbülses’i, uzun zaman önce tanımıştım. Mecburen. Taksim-Bostancı dolmuşunda yanıma oturmuş, yol boyu Türk Sanat Müziği konseri vermişti, oflayıp puflayan yolculara ve şoföre aldırmadan. Hem yanında oturduğum, hem oflamadığım için olsa gerek, “Ben Recep Bülbülses’im. Şarkıcı, film oyuncusu. Yakında kasetim çıkacak, piyasayı kasıp kavuracağım. O zaman gel beni bul, ‘Ben dolmuştaki gencim’ de” demişti inerken.
Yakında kasetim çıkacak... Hiç değişmeyen, zaman kipi hep “yakın gelecek” bir cümle kalıbı oldu bu Bülbülses için. “Bugsy Malone” filmindeki, şarkı söylemek isteyen siyah çocuk gibi. Sahneye hep “yarın” çıkacağı söylenen çocuk gibi. Her yarın bugün olduğunda, yerleri paspaslayıp “yarın”ı bekleyen çocuk gibi. Onun şarkısı, “Yarın... Hiç açık olmayan oyun bahçesi”ydi. Bülbülses’inki, “Yakında kasetim çıkacak”...
Sonra onu, herkesin deli gözüyle bakmasına yol açan; şöhret olmak, sesini dinletmek için olmadık şeyler yaparken gördüm. Kâh konserde Ajda Pekkan’ın dizlerine kapanırken; kâh İstiklal’de çıplak dolaşırken; kâh eşcinsellerle ilgili polis eyleminde; kâh “Duvar” filminin galasında; kâh İbrahim Tatlıses’in televizyon şovunda... Deprem sonrası, Adapazarı sokaklarında, çıkacak kasetini kimlerin alacağına ilişkin bir referandum bile düzenlemiş, canını zor kurtarmıştı... Kameranın, insanların, mikrofonun olduğu her yerde, hançeresini yırtıyordu. Olmadık hikâyeler uydurarak medyanın gündemine girmeye çabalıyordu. En hafifi “malum manyağa” gülüp geçilmesi olan tepkilerdi elde edebildiği... Dayaktı, hakaretti, aşağılamaydı...
“Çeşit çeşit garabe”nin fink attığı İstanbul sokaklarında, “işte o da öyle” bir figür olarak gezdi durdu... Birkaç magazin haberine malzeme olabildi, eyvallah...
Recep Bülbülses, şöhretin, paranın ne kadar ucuz yollarla elde edilebildiğinin gözlere sokulduğu bir “piyasa”dan payını almak istiyordu, hepsi bu. O renkli, şatafatlı dünyanın bir ferdi olmak... Olanca kadarıyla aklı, sistem tarafından özendirildiği şeylere, yine sistem tarafından neden ulaştırılmadığına ermiyordu bir türlü. Neden o değil de, başkaları nasipleniyordu hep? Bunun yanıtını, “fark edilmemişlik” olarak veriyordu besbelli ve bu eksiğini gidermek için, her yola başvuruyordu. Eşik buydu, ona göre. Geçebilse, tamamdı...
Geçti de. Fark edildi. Ama, yukarıda sıralanan nitelemelerle. Kimse sesiyle ilgilenmedi. Kimse, jeneriğinde “bar müşterisi” rolüyle adının geçtiği filmlerdeki “oyunculuk yeteneği”ni göremedi...
Belki de, böyle bir noktada, “allegorik bir eylem”e kalkıştı Bülbülses. Şöhretin değilse de, inşaatın zirvesine çıktı. Aşağıya “Kuşum” Aydın’ı aldı. Zihnindeki sıralamayı, toplanan kalabalığın, haber kameralarının önünde, somutlaştırdı.
İsyanında haklıydı. Ben tanığım, sesi, usul bilgisi, Aydın’dan iyiydi. Benzeri birçoğundan da. Eksiği aklı olsa, Mustafa Topaloğlu’nu kim, nasıl açıklardı? Fiziği, Fatih Ürek’ten daha mı sakildi? Eşcinsellik eğer “artı”ysa, o yönde göndermelerde bulunmuş, tecavüz anıları da yaratmıştı.
Olanca kadarıyla aklı, pompalanan ucuzlukla iyice karışmışken, mikrofonlar aracılığıyla bir gerçeği duyurdu. Aydın’a, “Ben senden daha...” dedi. Ama bültenler, Aydın’a alkış istedi...
Şimdi, Bülbülses’in eylemini yazmaya dudak kıvıran ne çok entellektüel canlanıyor gözümde... Değer mi hiç psikopatı yazmaya!
Değer! Eğer iktidar, erk, o camiada da, Bülbülses’in aklını yitirten bir mekanizmayla elde ediliyorsa, bu trajediye, sadece “pazardan aldığı payı”, “nemalandığı” sistemi sorgulamaktan korkanlar ilgisiz kalır... Güle oynaya sineye çektikleri aşağılanma, Bülbülses’inki kadar açıktan yaşanmıyor, üzeri hurufatla örtülüyor diye alay konusu olmaktan kurtulanlar susar...


Tamamını Oku...

7 Eylül 2007 Cuma

Lacivert ve Siyah…


—Siyah bu siyah.
—Osman Abim doğru söylüyor, siyah.
Dışarıdan bakanlar açısından garip bir görüntü ve diyalog oluştuğunun farkında olmak ve bir yandan “yahu etmeyin eylemeyin, bu lacivert” diye adeta yalvarırken, bir yandan da ayağınızı boya sandığından kurtarmaya çabalamak, her ne kadar sizi tanıyan birinin oradan geçme olasılığı sıfıra yakınsa da, kendi çapınızdaki karizmanızın “boyayalım abi” çağrısına uymanızla uçup gitmesi, insanı bir hoş ediyor.

Osman Abi, Fuar kapısının yanında mevzilenmiş, yaşlıca bir boyacı. Yaklaşık bir hafta boyu, her sabah önünden tozlanmış süet botlarınızla geçerken yaptığı ısrarlı çağrılara, artık ertesi gün bu çağrıdan kurtulacağınız umuduyla gülerek yanıt veriyorsunuz:
—Amcacığım, bu hem süet, hem lacivert. Nasıl boyayacaksın burada?
Osman Abi’nin arkası demir parmaklık. Ve yanında o parmaklığa dayanmak suretiyle ayakta durabilen, daha doğrusu, duvarın köşesine belli bir eğimle bırakılmış uzun saplı bir temizlik aracı izlenimi uyandıran arkadaşından geliyor yanıt. Saat 10 civarı ve o saatte dolanan bir dil. Dolanmakla kalmayıp fırlayan bir dil. Dersiniz ki, içkisinin mezesi pek yağlı bir yiyecekmiş de, dili kayganlaşmış ve kayıp çıkıyor ağzından döndürülmeye çalışıldıkça.
—Boyar Osman Abim, gel sen.
Ayağımı uzatıyorum, iki şık var: Ya gerçekten boyar ve bu işime gelir, ya, altından kalkamayacağını anlar ve artık tacizden kurtulmam anlamında bu da işime gelir.
Önce paçamı kıvırıyor, sonra ustaca iki hareketle bağcıkları söküp alıyor. Bir cerrahın ameliyat aletlerini hazırlaması edasıyla, bir boya kutusunu açıyor, sonra artık kılı dökülüp tahta zemini kalmış, zamanında fırça olduğu kestirilebilen “alet”ini çıkarıyor. Önce o fırçayla iyice seyrelmiş saçlarını tarıyor (nedense bunu yaparken öbür eliyle de burnunu tutuyor), sarhoş yardakçısıyla buna gülüyorlar, sonra ayakkabımın üzerine boyayı boca ediyor.
—Aman ne yapıyorsun, o boya siyah!
—Ayakkabın da siyah.
İtirazlar geçersiz. Üstelik, artık yapacak bir şey de yok. Uzunca bir lacivertti siyahtı tartışması sonrasında, teslim oluyorum. Sarhoş yardakçı, bu teslimiyeti, tarihçe anlatmaya başlayarak tescil ediyor. Olan olmuş, sohbet başlamış. 30 yıldır o köşede otururmuş Osman Abi. O zamanlar orası istasyonmuş filan. Eline kimse su dökemezmiş boyacılıkta. (Bu belli, Osman Abi’nin 30 yıllık boyacılık mesleğinin bütün izleri ellerinde duruyor.) Ünlü müşterileri varmış.
—Di mi Osman Abi…
Osman Abi vakur, baş sallıyor. Geçenlerde bir bakan, siyah ayakkabılarını getirmiş de, “Bunu ancak sen becerirsin, bunu beyaz yap” demiş. “Eminim yapmışsındır” diyorum, ironiyi anlamıyor haliyle, yardakçı “Yapmaz mı bee, o piridir bu işlerin” diyerek, hak ettiğine kanaat getirdiği bira parasını sandıktan alıp büfeye doğru yuvarlanıyor.
Hazır baş başa kalmışken, “Bunu kendi rengine nasıl döndürebilirim” diyorum. Dürüst adam Osman Abi, yüzüme bakıyor bağcıkları takmayı bırakıp, “Dökülür bu boya yakında, kendi rengi çıkar zaten” diyor. Neden siyah diye inatlaştığını da açıklıyor: Elinde ne varsa, onu satacaksın! Bunu söylerken, sesinde, “Bunu ben istemedim, oyunun kuralı böyle” tonu var.
Birayı içerek geliyor arkadaşı, “Güle güle giy, yepyeni oldu valla” diyor bana. Gülüyorum.
Yepyeni siyah botlarımla ve lacivert bağcıklarıyla Fuar’a doğru ilerlerken, arkamdan sesleniyor Osman Abi: Zamanlar çok değişti, çok bozuldu. Ben 30 yıldır buradayım… Ne söylenebilir ki.
—Güleceğine ağla Claudia, siyah bağcık almaya da gerek yok, Osman Abi’nin küçücük boya sandığına bile nüfuz eden “modern zamanlar”ın nişanesi gibi dursun lacivertleri…


Tamamını Oku...

Nasıl Gelişsin ki Felsefe...


Kımıldamak! İşte bu ülkedeki sorunların başında, bu kelimenin çok kullanılması geliyor. İkide bir tersleniyor Claudia. “Kımılda biraz Durmuş, miskin miskin oturup duruyorsun!” “Göremeyebilirsin ama, şu an çalışıyorum” dediğimde ise, deliye bakar gibi bakıyor. “Tembel” deyip dönüyor arkasını gidiyor...
İslamiyet mesellerinde de vardır bu tavrın kökleri. Muhammed, yanında biriyle yoldan geçerken, bir ağacın gölgesinde oturan, elleri ensesinde yan gelmiş bir adamla karşılaşırlar. Adam selam verir, Muhammed almaz Allah’ın selamını (mesel işte). Dönüşte, yine o adama rastlarlar, adam yine selam verir, Muhammed bu kez alır selamı. Yanındaki sorar: “Ey, Allah’ın Resulü (burada “ey” mi der, bilinmez -DB), aynı adamdan demin almadın selamı da, şimdi niye aldın?” Güzel yüzlü Muhammed de yanıtlar: “İlk gördüğümüzde, hiçbir şey yapmadan oturuyordu. Boş oturanın selamını almak bile caiz değildir. Dönerken ise, elinde bir çubukla, toprağı dürtüklüyordu. Boş bir iş ama, gene de bir şey yapıyordu işte. Boş duracağına boşa da olsa çalıştığı için, selamını aldım.”
Buyurun bakalım. Belki de o adam ilk gördüklerinde, bir teorem geliştiriyordu. Tıpkı benim boş oturduğumu sandıkları zaman, benim yaptığım gibi. Şark toplumu, iş deyince ille ameli faaliyet anlar. Oturup düşünene, miskin muamelesi yapar. O yüzden bu topraklarda felsefe gelişmez bir türlü uzun zamandır. Düşünün bir, Antik Yunan’da, felsefecilerin sınıfsal-sosyal konumlarını. Kaç köle var felsefe geliştiren? Düşünecek zamanı olan? Yok. Ama o zaman hiç değilse, felsefeye saygı varmış. Karısı ikide bir Sokrates’i dürtükleseydi, “kalk miskin herif, odun yar” filan diye, ne olacaktı?
Hadi Şark toplumunu anladık da, bizim Claudia nasıl kaptı bunu bu kadar zamanda? Yani oturup zihinsel faaliyet göstereceğime, Muhammed meselindeki gibi, bir odunu yontmak suretiyle kürdan üreteceğim diye ortalığı talaşa boğsam, iş yaptığım düşünülecek. Üretken adam olacağım.
Bu kafa, emek verimliliğini de kavrayamaz tabii. Çalışanın, hangi saatler arası işyerinde olduğunu gözetir yalnızca. Kritere bakın! Burada, iş çetrefilleşiyor. Gözünün önünde olup da iş üretmeyen, gözünden ırak olup da üretenden daha değerlidir bu kafa nezdinde. Ya da, aynı işi, birim zamanı kısaltarak yapmanın yolunu, anlatamazsınız bir türlü böylelerine. “Olsun, sen gözümüzün önünde ol!” Sanki iş üretmesi istenen değil de, vitrinde sergilenmesi gerekensiniz. El altında bulunsun...
Emek üretkenliği dedim de, Claudia beni tembellikle suçlayıp çalışmalarımı yarıda kesmeden önce, İzmir’i düşünüyordum. Trafik polisine rastlamadım orada. Her ana mevkiye koymuşlar bir göbek, ışık filan da hak getire, her yönden her yöne geçiş serbest, trafik doğal ayıklanma yöntemiyle akıyor bir şekilde. İşte, yaratıcı akıl bu. Kırk polisle düzenleme yapacağına, “ne haliniz varsa görün” demiş adamlar, olmuş bitmiş. Doğa boşluk tanımaz, kendi kuralıyla devinir gider nasılsa. İlk bakışta, af edersiniz, kaba olacak belki, “iti ite kırdırma sistemi” gibi geliyor. “Ben karışmıyorum arkadaş” demiş mülki amirler, “nasıl gidiyorsanız gidin, başınıza gelecekten de sorumlu değiliz.” Biraz uzaktan durup baktınız mı o keşmekeşe, Alevi cemlerini görür gibi oluyorsunuz. Karmaşa içinde ahenk var. Hani, semah dönerken, çember daralır, iç içe geçilir, hareketler hızlanır, kollar ayaklar iyice sert ve geniş gider gelir, ama gene de birbirine çarpmaz ya, aynen öyle.
Alalım İzmir’in trafik müdürünü. Eminim, herkesin boş oturduğunu sandığı bir sırada bulmuştur bu formülü. Yoksa çevresinin yan bakışından ürküp iş yapıyor görünmeye kalkışsa, elinde telsiz, kırk tane polise düdük talimatı vermekten öte gidemezdi. Al sana iş üretme, al sana emek verimliliği.
Yalnııızzz, eğer bu eseri en iyi gözlemleyebileceğiniz Fuar bölgesindeyseniz, hemen 26 Ağustos Kapısı’nın oradaki kaldırımda konuşlanmış Osman Amca’nın “boyayalım abi” lafına dikkat etmenizi öneririm. Ben ettim. Anlatırım.
—Hayır Claudia, şu an pirinç ayıklayamam. Çalışıyorum. Ne miskinliği yaa, bak dinle bir...


Tamamını Oku...

‘Chat’ine de, Arabasına da...

Türkiye’ye gelişimin dördüncü yılında, bir kez daha Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Merkezi’nin soğuk koridorlarından yazıyorum. Her şey, bir dostumun o meş’um “chat olgusunu irdeleme” önerisini, sosyolog insiyakımın da kabarmasıyla kabul etmemle başladı. Aradan geçen iki ayda, Claudia tarafından terk edildim, bütün bilimsel çalışmalarımı durdurdum. Bittim. Bilgisayarımı camdan fırlattığım bir irade patlaması sonrası da, sinir krizi gerekçesiyle getirildiğim bu yerde, müşahade altına alınmam gerekliliği saptandı.
Kardiyografi ekranında hoplayıp zıplayan çizgilere bakarak, “ ‘ascii script’ bu ‘kanal’da yasak değil mi, bana buranın ‘op’unu çağırın, ‘ban’lasın bunu yapanı” diye bağırmam da, bu kararda etkili oldu sanırım. Kısa zamanda kısmi bir düzelme kaydedildiyse de, bu yazıdan önce, yaşadıklarımı anlatan bir başka yazıyı kaleme alırken, “ehuehue” sesi çıkararak attığım kahkaha, doktorları telaşlandırdı ve revire alındım, yazmam engellendi. Tavsiye ve denetimler üzerine, bir süre daha “chat” konusunu işleyemeyeceğim. İyiyim. İyiyim.
Konuyu işleyemeyeceğim diyorum ama, aklıma da başka bir şey gelmiyor ki. Ara veriyorum mektuba, biraz “away”im.

Saat: 17.35
İlaçlar işe yarıyor. İyiyim. İyiyim. Bu sabah, Claudia gelip doktorlarla görüşmüş. Beni terk edemeyeceğini biliyordum. Çıkınca işime de dönebilecekmişim. Moralim düzeldi biraz. Benimle görüştürmemişler. “Reel dünya”mın “özel pencereleri”ndeki “nick”lerle “görüntülü-sesli sohbet”e henüz hazır değilmişim. Bu terimler.. bu terimler.. Ara veriyorum. “I’ll be back”...

Saat: 18.10
İyiyim. İyiyim. Geçenlerde, arabası yüzünden akli dengesini tamamen yitirme noktasından son anda dönmüş bir hastayla sohbet ettim. Yok, trafik yüzünden değil, bizzat arabası yüzünden. Hastalık, park etmeye kıyamamakla başlamış; ya çizilirseymiş, ya çalınırsaymış, ya önüne arkasına araba gelir de, yerinden çıkamazsaymış filan. Giderek, sık sık kontrol ederek bir tür devriye nöbeti tutar, sonra da evi barkı boşlayıp arabada yatar olmuş. Kendisinden başkasının binmesine izin vermemeyi geçip, bizzat kendisi direksiyonunu kıvırmaya, kontağını çevirmeye çekinir hale gelmiş. “Canı yanacak gibi geliyordu” dedi. O anlatırken, Recaizade Mahmut Ekrem’in “Araba Sevdası”nı düşündüm. O mahvedici sarı faytonu. “Fikrimin İnce Gülü”nün balrengi Mercedes’ini... (Ekrem’e gönderme yapar gibi, “Sarı Mercedes” mi koymuşlardı filminin adını?) Ama en çok da, o Honda Civic marka arabanın reklamlarını. O araba da ya delirtiyor, ya hedef kitlesi pek normal olmayanlar.
Köpeğini, kendisi arabasında otururken camdan çıkardığı tasmayla gezdireni var. Sosisli sandviçinin sosunu arabasının koltuk döşemesine damlattı diye, otoyolda arkadaşını indirip çekip gideni var. Çocuğunun yaşgününü videoya alırken, gördüğü arabaya takılıp kalarak, onu çekeni var... Normali yok mu? Yok zahir. Bir de bunların zıddı tipler var. Arabaya tapınmayı reddedip, arabanın efendi olmasına itiraz edip, gene de arabadan vazgeçemediği için, bu tavrını, arabayı çöplüğe çevirerek dışlaştıranlar var. Hani, binmeniz gerekse, oturacak yeri zor bulduğunuz gibi, mikrop kaparak canınızdan olma riski bile söz konusudur ya. Aslında, bu da arabanın belirleyiciliği. Resmen inatlaşıyorlar, hırs bürüyor. Hadi bakalım, kim kimi kullanacak, kim kimi horlayacak gibi bir kişilik çatışması...
Tam dalmışken, adam dürtmez mi, “Durmuş Bey, Durmuş Bey, ‘lag’da mısınız?” diye. Ulan namussuz, sen nereden biliyorsun ‘lag’ı diyerekten gırtlağına hamle ettiğimi ve hemşir’anım’ın enjektörünü hatırlıyorum sonrasında. İyiyim. İyiyim.


Tamamını Oku...